23 Eylül 2013 Pazartesi

İslamoğlu Tef. Ders. TÛR (01 - 06)(166-A)






El Hamdu Lillahi Rabbil'Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ve etba’ıhi ecmaiyn.

Rabbişrah liy sadriy;

Ve yessirliy emriy;

Vahlül ukdeten min lisaniy;

Yefkahu kavliy; (Tâhâ 25-26-27-28)

Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden, ki anlasınlar beni. Rabbim Kur’an ı bize aç, bizi Kur’an a aç. Rabbim Kur’an ın ışığında bir hayatı bize lütfet. Amin.

Değerli Kur’an dostları bugün yeni bir sure ile dersimize başlıyoruz. Tûr suresi. Adını ilk ayetinden alır. Tûri Sina’ya atıftır, Sina dağına, Hz. Musa’nın vahiy aldığı mübarek dağa.

Surenin iniş zamanı Mekkidir, Mekke’de inmiştir. Muhtemelen Mekke’nin son üçte birlik diliminde indiğini söyleyebiliriz. Çünkü suikast planına atıf olduğunu düşündüğüm 42. ayet. Yine İsra/90-92. ayetlerine atıf olduğunu düşündüğüm 44. ayet bize bu surenin İsra suresi ile art zamanlı indiğini, suikast düşüncesinin Mekke’liler de belirdiği dönemde indiğini gösteriyor.Onun için sure Mekke’nin 3 dilimlik döneminin son diliminde inmiş olmalı diye düşünüyorum.

Surenin konusu İnsan davranışının sonuçları üzerine. Yani bu sureye ödül ve ceza suresi de diyebiliriz. Özellikle insanın davranışlarının bedelini, yine insanın iradesi ile tercihi belirliyor der bu sure. Yani ödül ve ceza insanı bekleyen iki muhtemel sonuç. İnsan bu muhtemel sonuçlardan birine mahkum değil. İnsan bunlardan birini seçmeye mahkum. Ödüle mahkum değil, cezaya mahkum değil; Ödül ya da cezayı seçmeye mahkum. Onun için insanın kaderi seçmektir diyoruz.

İşte kader bu. Yani seçmek zorundasınız. Seçim yapmıyorum demeniz mümkin değil. Ben iradesizmiş gibi duruyorum demeniz mümkün değil. bana verdiği iradeyi kullanmıyorum demeniz mümkün değil. Bunu demek bile o iradeyi kullanmaktır. Onun için insan ne ödüle ne cezaya mahkumdur. İnsan seçmeye mahkumdur.

İnkarcı muhataplar aslında hakikati değil, hakikatle birlikte iradeyi inkar ediyorlar. Onlar eleştirilirken sure iğneleyici bir üslûp kullanır. Hatta bir yerde şöyle der; Em te'muruhüm ahlamuhüm Bihazâ (32) onları bu tavra itekleyen savruk akılları mı, yani bağ kuramayan, bağ kurmak için verildiği halde bağ kuramayan, eşya ile yaratıcı, fail ile fiil, sanat ile sanatkar. Parmak ile parmağın gösterdiği. Hâlık ile mahlûk arasında ki bağı kuramayan akılları yüzünden mi böyle oldular diye de ince bir ironiyle sorar bu surede ayet. Bu kısa girişten sonra şimdi suremizi tefsire geçebiliriz.



Rahman, rahiym olan, özünde merhamet sahibi, işinde merhametli. Merhameti zati bir nitelik olarak taşıyıp yine aynı merhameti işinde de gösteren. Sonsuzca merhameti tüm fiillerinde izhar eyleyen Allah adına.


1-) Vet Tûr;

O Tur'a (Tur - Sinâ Dağı'nda Musa'nın karşılaştığı hakikate), (A. Hulusi)

01 - Kasem olsun o Tura. (Elmalı)


2-) Ve Kitabin mestur;

Satır satır yazılmış (tüm detayları ihtiva eden) BİLGİ'ye! (A. Hulusi)

02 - Ve yayılmış bir varakta. (Elmalı)


3-) Fiy rakkın menşur;

Menşur (açığa çıkmış) rakk'ta (algılanır fiiller boyutunda). (A. Hulusi)

03 - Yazılmış bir kitaba. (Elmalı)


4-) Vel Beytil Ma'mur;

Beyt-i Mamûr'a (Zâtî ilimle meydana gelmiş Esmâ mertebesi, Hakikat-i Muhammedî - mükemmel imar edilmiş ev - Allâh Esmâ'sından kaynaklanan halife özelliğini yaşamakta olan insan şuuru); (A. Hulusi)

04 - Ve beyti mamûra. (Elmalı)


5-) Ves sakfil merfu';

Ref'olunmuş (Fiiller mertebesinin fevki olan ilim) tavana, (A. Hulusi)

05 - Ve sakfi merfûa. (Elmalı)


6-) Vel bahril mescur;

Kabarıp taşan (ilim - dalga {wave}) okyanusuna! (A. Hulusi)

06 - bahri mescûre ki. (Elmalı)


Vet Tûr (1) Ve Kitabin mestur (2) Fiy rakkın menşur (3) Vel Beytil Ma'mur (4) Ves sakfil merfu' (5) Vel bahril mescur (6) Ayetlere bakın, sese bakın, tınıya bakın, armoniye bakın. Şu insanın içinde bir ırmak akıtırcasına. Veya bir bad-ı Sabayı, bir imbatı, bir seher yelini şöyle yüreğinizden küfül küfül estirircesine duyduğunuz şu sese bakın, lahuti sese. Bu ses dillerin sesi değil.dillerin dilinin sesi. Bu ses bülbülün sesi kadar evrensel, ırmağın şırıltısı, ormanın uğultusu, hatta kedinin mırıltısı kadar evrensel. Her yerde nerede duyarsanız duyun, hiç anlamasanız da bu sesin yüce bir ses olduğunu hissedersiniz.

İşte sizin anlayan aklınızı bir kenara bırakalım, hisseden kalbinizi bu ses arkasına döküp götürmüyorsa eğer kalbinizle bu ses arasında bir duvar var, bir perde var. Bu sesi geçirmeyen bir örtü var demektir. Allah korusun işte o küfür perdesi olmuş oluyor.

Vet Tûr düşün yüce Sina dağını. Tûr; Mücahid’in de isabetle ifade ettiği gibi büyük otorite, Süryanice’den geçmiş bir kelime. Aslında Sami dil ailesine mensup tabii ki. Yüce dağ demek. Burada Sina dağına bir atıf. Hz. Musa’nın vahiy aldığı Sina dağına. Bugünkü Mısır ile Ürdün arasında kalan, Filistin arasında kalan verimli üçgen Sina bölgesi. Tabii bu verimli üçgen içerisinde bir verimsiz Tih çölü var ki sahrası, İsrail oğulları terbiye edilmek üzere 40 yıl bu sahrada avare kasnak gibi dolaştırılmıştılar. Sebebi gelen vahiy ile terbiye olmak istemeyişleri. Adeta Allah onların mevcutlarından her hangi bir ümit çıkmayacağını, iş çıkmayacağını, mevcut neslin bire kadar kırılıp yerine yepyeni bir nesil gelip o nesli terbiye etmesi gerektiğini ima ve ihsas etmiştir Hz. Musa’ya zımnen bu ayet.

Sina dağını düşün demekle aslında dağın şerefini düşün demiş oluyor. Çünkü Tûr sade dağ değil, yüce dağ, Uludağ. Onun için İslam dünyasında bazı dağlara Uludağ adı verilmiştir. Tıpkı bizim Bursa’da ki Uludağ’a verildiği gibi. Sadece yalçın, başı dik olmasından dolayı değil, bir yerde Tûr’un kardeşi ilan edilmişlerdir. Tıpkı Üsküdar’ın, Harem’in kardeşi ilan edildiği ve Harem ilan edildiği gibi Osmanlı döneminde. Yani İslam dünyasında coğrafi bazı unsurlar, mukaddes unsurların kardeşi ilan edilmişler. İnsanlar insanların kardeşi olur da, ırmaklar ırmakların, dağlar dağların, yerler yerlerin kardeşi olmaz mı? Harem’in kardeşi Harem olur. Tûr’un kardeşi Tûr olur.

İşte burada yüce dağ neden yüce? Neden ulvi? Neden aziyz dağ. Bu sorunun cevabı belli, kendisinde vahiy indiği için. Yani sırf Kendisine vahiy inen Musa o dağın üzerinde bulunduğu için vahye doğrudan muhatap olmakla hiç alakası olmadığı halde dağ bile sadece kendisinde olmuş bir olaydan dolayı yüceleşiyor. Yüceleştiği için vahye giriyor. Mü’minlerin dilinde ibadet oluyor. Namazımızın ta içine giriyor kıraat oluyor.

Bunun anlamı ne? Neyi düşünelim şimdi? Şunu düşün; Vahiyler dağa değil insana indiği halde dolaylı olarak insana vahiy inerken, insan o dağda bulunuyorsa, dağ bile vahyin bereketiyle şerefleniyor. Ya ey insan sen, vahiy senin hayatına inerse, vahiyle inşa edersen aklını, şahsiyetini, tasavvurunu sana ne kadar şeref yükler bir düşündün mü? Seni e kadar yüce yapar bir düşünsene. Dağlardan da büyük olursun, yüce olursun. Baş eğmez olursun. Sen sallanmazsın da dağlar sallanır Hz. Ali’nin dediği gibi; “Sen değil dağlar sallansın.” Diyordu.

Lev enzelnâ hâzelKur'âne 'alâ cebelin leraeytehu hâşi'an mutesaddi'an min haşyetillâh. (Haşr/21) eğer biz bu vahyi bir dağın üstüne indirseydik ey insan, dağın; vahyin haşyeti altında paramparça olduğunu, toz duman olduğunu, pamuk gibi atıldığını görürdün. Zımnen ayetin devamı şöyle; Ya sen ey insan, vahyi sana indirdik ama neden böyle hissiz, sessizsin, neden böyle vurdumduymazsın. Dağdan taştan topraktan daha mı katısın, daha mı hissizsin. İşte bu, bunu düşün. Yani dolaylı olarak vahyin indiği peygamber üzerine bastığı için dağ bile şerefleniyorsa, vahiy senin hayatına inerse sen ne kadar şereflenirsin bunu düşün.

[Ek bilgi; Hadis; Malik b. Sa'saa'nın Peygamber (sav)'dan İsra hadisinde yaptığı rivayet de şöyledir; "Sonra bana Beyt-i Mamur yüksel­tildi. Ey Cebrail bu nedir? diye sordum. Dedi ki: Bu Beyt-i Ma'mur'dur. Bu­raya her gün yetmişbin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya geri dön­mezler. Bu onların üzerindeki son sorumluluktur." diyerek hadisin geri ka­lan bölümünü zikretmektedir. (Kurtubi-El Camiu li Ahkamil Kur’an) (Müslüm 1/150)]

Ve Kitabin mestur (2) düşün satırlarda kayıtlı ilahi mesajı. Yani Hz. Musa’ya inmiş olan vahyi. Hz. Musa’ya vahiy efendimize verilenden farklı bir Usül ile verildi, kayıtlı olarak verildi. Vahiy taşın üzerinde adeta kudret eli tarafından nakşedilmiş olarak ortaya çıkıyordu. Özellikle 10 emir.

Fiy rakkın menşur (3) açılmış deri tomarlarda. Oradan da tomarlara yazılıyor, ya da levhalara yazılıyor dağıtılıyordu.

Burada Rıkk; inceltilmiş deri. Zaten rakıyk ince demek. Hatta un içinde böyle bu kelime kullanılır. İnce, inceltilmiş. Yani burada menşur olması, tomar olmaması, dürülü olmaması, açık halde bulunması. Aslında menşur aynı zamanda yayımlanmış anlamına da gelir, neşredilmiş. Yani neşriyat deriz ya, dilimize de geçmiş, yayınlanmış vahiy. Adeta vahiy Allah’ın yayınlanmış bir yayını. Onun için yayınlanmış vahyi düşün.

Vel Beytil Ma'mur (4) Beytil mamuru düşün. Mamur evi düşün. İmar edilmiş, ihya edilmiş, inşa edilmiş, içinde ki insanlarla, ya da ziyarete gelmiş insanların neşesiyle neşelenmiş, onların gelişiyle ihya olmuş, harabeye dönmemiş, amacını gerçekleştirmiş yüce evi düşün. Bu ayet ve bu ayetler Tin suresinin girişiyle karşılaştırılarak okunmalıdır bizce.

El Beytül mamur nedir? Hz. Ali bu soruya Kâbe’nin izdüşümü olan gökteki Kâbe’dir. Yani Kâbe’nin aslıdır, hakikisidir. Tıpkı dünyada ki nimetler cennette ki nimetlerin kopyası olduğu gibi, Kâbe’de o kozmik Kâbe’nin kopyasıdır. Yer yüzünde ki izdüşümüdür. Hz. Ali böyle yorumlar. Gerçekten de üzerinde durulması gereken bir yorumdur ki, zaten sözlü geleneğimiz Hz. Ali’nin bu yorumunu, bu ayete getirdiği bu tefsirini ciddi bir biçimde üretmiş. Birazdan ona döneceğim.

Hasan El Basri Mevcut Kâbe’dir der. Eğer biz El Beyt’te ki “lam”ı tarifi belirlilik takısını sıradan belirlilik anlamıyla alırsak bilinen ev, bilinen Beyt. Yani şu sizin bildiğiniz Beytullah anlamına gelmesi muhtemel.

Üçüncüsü Müfessir Beydavi’nin yorumu ki o da insanın Kâbe’si olan kalbidir der kalp. Aslında ben bu üç yorumu farklı farklı değil aynı anlamın içerdiği 3 katlı mana olarak görüyorum.

Sema’da ki Kâbe; Yani metafizik Kâbe, Kâbe’nin aslı, anası. Yer yüzünde ki Kâbe, Semada ki Kâbe’nin çocuğu. İnsanın içinde ki kalpte aslında hem semada ki, hem yer yüzünde ki Kâbe’nin temsil ettiği insanda ki unsur. Aslında yer yüzünde ki Kâbe neyi temsil ediyorsa, insanda kalp onu temsil ediyor.

Kâbe’ye beytullah diyoruz değil mi? Allah’ın evi. Oysa Allah’ın evi olmaz. Allah’ın evinden biz Allah içinde oturuyor anlamıyoruz, haşa ve kella. Ama kalp içinde benzer mecazi haberler olduğunu biliyor musunuz. Yere göğe sığmayan bir mü’minin kalbine sığar haberi mesela. Bu sığma tıpkı beytullahta ki gibi mecazidir. İşte Allah’ın evi olması neyi ifade ediyorsa, yere göğe sığmayanın mü’min kalbe sığması da aynı şeyi ifade eder.

Hz. Ali’nin yorumuna dönecek olursak bu yorum sözlü geleneğimiz tarafından Beytül mamur edebiyatı diyebileceğimiz muhteşem bir şekilde üretilmiştir. Buna göre Beytül mamur meleklerin tavaf ettiği Kâbe’dir. Melekler Allah’a itaatle memur varlıklardır.İsyanları muhaldir ve bu Beytül ma’muru Kâbe’nin anasını, yani kozmik Kâbe’yi, yani metafizik Kâbe’yi biteviye tespih ve hamd ile tavaf etmektedirler.

Hatta bir rivayet ikinci bir sıra gelmediğini, bir tavaf edene bir kez daha zaman gelmediğini, varlığın başlangıcından sonuna kadar ancak bir kez tavaf edebilecek kadar sıra geldiğini. Bunun için Allah’ın gizli güçlerinin, görünmez güçlerinin bu kadar çok ve kalabalık olduğunu da ifade eder.

Tüketim cennetinde yiyip içip sefa süren insanlığın prototipi Adem, oradaki yalnızlığını iki şeyle gidermiştir. Maddi yalnızlığını Havva ile, manevi yalnızlığını meleklerin kozmik Kâbe’yi tavafı sırasında ki tespihatlarını dinleyerek. Adeta o da bulunduğu yerden bu tespihata, bu hamde katkıda bulunmuş, onunla lezzetlenmiş, hatta cennette aldığı lezzetin daha üstünde bir lezzet almış. Yani cennette bulunmaktan daha çok o sesleri işitmekten lezzet alır olmuştu. Fakat hubut li hikmetin gerçekleşince, yani Adem’in makamını kaybetmesi gerçekleşince, Adem makamından inince, düşünce en büyük üzüntüsü bu sesleri duyamaz hale gelmesi olmuş. Yani kaybettiği makamdan daha fazla arşta ki tavaf eden meleklerin hamd ve tespihatını işitememek onu üzmüş ve göz yaşlarıyla tövbesini rabbine kabul ettirmiş, adam olmuş, tekrar kulluğa kabul edilmiş. Ve bunun üzerine rabbinden o sesleri duymak istediğini söylemiş. Ama rabbi Adem’e o sesleri duymak yerine o sesi sen çıkaracaksın demiş. Yani başkalarının tavafını izleme, sen tavaf et ve yer yüzünün göbeğine İslam kozmolojisinde Kâbe’nin bulunduğu yer, yer yüzünün göbeği olarak adlandırılır. Adeta yer yüzü bebeği, arştan bu göbek sayesiyle beslenir. Arştan beslenme kanalıdır, kordonudur.

Ve Kâbe’nin bulunduğu yer yine İslam alem tasavvurunda yer yüzünden mağma halinde ki ateş topu halinde ki yer yüzünden ilk soğuyan yerdir. Yine İslam alem tasavvurunda Kabe’nin bulunduğu yer Nuh tufanından sonra ilk kuruyan yerdir. Yine aynı tasavvura göre Kâbe’nin havalisi yer yüzünde insan yaşamına ilk elverişli olan yerdir. Bunu doğrulayan bilimsel bir bulguyu da burada söylemek isterim; Yer yüzünde kaya yaş ölçümü sonucunda en eski kaya oluşumları, jeolojik oluşumlar; en yaşlı kayaların Kâbe’nin bulunduğu havalide çıktığını bugün modern jeologlar tespit etmiş durumdalar. Gerçekten de yer yüzünde mağma halinden sonra ilk kaya oluşumları, ilk soğumaların bölgede başladığının bir başka delilidir.

Müslüman tasavvurunda Kâbe yer yüzünün insanı konuk ettiği, misafir ettiği ilk bölgedir. İşte oraya Kâbe’nin yapılması tesadüf değildir, Kur’an zaten yer yüzünde ki ilk mescidin, mabedin ora olduğunu; İnne evvele beytin vudı'a linNasi lelleziy Bi Bekkete mübareken ve hüden lil alemiyn (A. İmran/96) ayeti ile ifade eder. yer yüzünde insanlık için konulmuş ilk mabet, inşa edilmiş ilk mabet Bekke vadisinde ki mübarek evdir. Mübarek Bekke vadisinde ki evdir  beyttir beytullahtır buyurur. Onun için bu mekan insanlığın ilk yurdudur.

Şimdi buradan yola çıkarak Haccı farz kılan ayeti daha kolay anlayabiliriz. ve Lillâhi alenNasi hıccül beyti menisteta'a ileyhi sebiyla (A. İmran/97) Beyti haccetmek Allah’ın gücü yetebilen her insana beyti haccetmek, Allah’ın insanlık üzerinde ki hakkıdır. Çok ilginç, gücü yeten kimseye beyti ziyaret etmek Allah’ın insanlık üzerinde ki hakkıdır. ve Lillâhi alenNas, alel mü’miniyn değil, İlginç. Oysa ki hac ibadeti Müslüman’a farzdır. Yine Müslüman’a farzdır. Fakat Müslüman’a Müslüman olduğundan daha çok insanlığa mensup olduğundan dolayı, Müslüman’ın insanlığına farzdır. Neden? Çünkü Hac ve umre, Kâbe’yi ziyaret, bir gurbete ziyaret değil, bir sıla ziyaretidir. Baba ocağına dönmektir. Kâbe’ye ziyaret aslında yer yüzüne insanın vefa borcunu ödemesidir. Kâbe’ye ziyaret aslında insanın yer yüzünde kendisine kucağını ilk açan coğrafyaya bir teşekkürüdür, bir takdiridir. Ben seni unutmadım, yer yüzünde kollarını ilk açan coğrafya sana teşekküre geldim. Rabbim seni böyle şereflendirdi, ben de seni unutmadım. Adeta peygamberimiz Uhud’u ziyarete niçin gittiyse, biz de Mekke’yi, Kâbe’yi ziyarete onun için gideriz. Baba ocağını ziyarete gider gibi, ana kucağına gider gibi gideriz. Böyle çağrılırız. Vel Beytil Ma'mur işte böylesine derinlikli bir edebiyat üretmiştir İslam sözlü kültüründe.

[Ek bilgi; İlginç bir video; ALTIN ORAN]

[Ek bilgi-2; BEYTÜL MA’MUR
     BERZAH âlemi ikinci semayı delip geçecek kadar yüksektir. İkinci semadan da yükselip üçüncü semayı delip geçer. Sonra dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci semayı delip geçer ve oradan da sayılmayacak kadar yükselir ve kubbesi de üzrine konulmuştur. İşte bu BERZAH âleminin uzunluğudur. Bu anlatılan Berzah; Beyt-ül Ma’murdur.
        - Bilindiği üzere Bet-ül Ma’mur yedinci semadadır. Berzah ise temeli dünyada olup yedinci semayı da aşmaktadır. Böylece berzah her semada var demektir. (Böyle mi anlamalıyız.)
        - Yedinci göğün üstüne yükseldiğiyle yetinmelerinin sebebi çünkü orada sözü edilen kubbe mevcuttur. Şüphesiz ki bu yedinci semada olan en şerefli yerdir. Çünkü bu kubbede ancak önde gelenlerle sonra gelenlerin efendisi Resulallah (S.A.V.)in ruhu şerifleri bulunmaktadır. (Şehy Abdülaziz Debbağ Hz. El İBRİZ 2. cilt/471-474)] (Allahu Alem..!)

Ves sakfil merfu' düşün yüceltilerek çatılmış gök kubbeyi. Şu gök kubbeyi düşün. Gerçekten de bu ayetlerin her biri üzerinde kafa çatlatırcasına düşünmek gerekiyor. Yoksa Kur’an kendisini ele vermez. Anlamlarını yüreğimize açmaz. Çatılmış, yükseltilmiş gök kubbeyi siz sanıyor musunuz ki yer yüzünde bulunan hayatı toprağa borçluyuz. Toprak ay da da var. Toprak diğer gezegenlerde de var. Evrende toprak istemediğiniz kadar. Atmosfer olmasaydı o topraklarda ki canlı hayat olmayacaktı.  Yani yer yüzünün tavanı olmasaydı tabanı olmayacaktı. Onun için kozmologlar toprak değil, atmosfer arıyorlar. Atmosferi bulurlarsa bir gün içinde canlı hayatın, biyolojik hayatın olduğu toprağı da bulurlar. İşte bizim dikkatimizi buna çekiyor.

Ves sakfil merfu' yükseltilmiş çatılmış göğü düşün. Allah’ın direksiz diktiği göğü. Direksiz, sütunsuz yarattığı bu muhteşem kubbeyi düşün. Bu kubbenin çapını düşünürsen, yeryüzünde Mimar Sinan’ın yaptığı, çattığı kubbenin hayranlık bırakıcı modelleri. Yine Ayasofya’ya insanların mimari şah eseri olarak bakmalarına sebep olan kubbe çapıyla kıyaslarsan hayran olunacak büyük mimarı, alemin, kainatın sanii hakikisini, ne büyük bir sanatkar olduğunu daha iyi anlarsın.

Vel bahril mescur kükreyen taşkın denizi düşün. Mescur; Alev almış anlamına da gelir, dolup taşmış anlamına da gelir, karışmış anlamına da gelir. İlki ayetin devamıyla alakalı. Ayetin devamı kıyametle, yani alev almış anlamının kıyametle ilişkisi açık. Ya tutuşmuş suların yandığı bir alemi düşünün bir felaketi düşünün. Bir felaket ki sular bile yanıyor, düşünün. Aslında bu suyun ana elementlerine ayrışması anlamına gelir.  Biliyorsunuz su Hidrojen ve oksijenden oluşur. Biri yanıcı diğeri de yakıcı iki gazın birleşiminden söndürücü bir madde çıkıyor ortaya. Buyurun. İşte bir mucize. Allah eğer bunu geriye  döndürürse yanıcı olan yanar, yakıcı olanda yakar. Su yanar ve yakar. Onun için söndürmez. Allah eşyayı eğer geldiği yere döndürürse, aslına rücu ettirirse eşya sizin için bir rahmet olmaktan bir hayat kaynağı olmaktan çıkar bir cehenneme dönüşür. Aslında burada zımnen söylediği de bu ayetin.

[Ek bilgi; (İlginç bir haber ve videolar.)
Gölyaka’da Köprübaşı Ömerefendi Köyünde bulunan bir çiftlikte yer altından çıkan kaynak suyu yanıyor..(Devam ediyor)
        Video-1; Lenkeran - Azerbeycan
        Video-2; Yanan su
        Allahu alem..:) ]

Son ikisi, öncekiyle alakalı, yani sibakıyla alakalı, o da nedir Hz. Musa ve ona inen vahiyle alakalıdır. Dolup taşmış, Hz. Musa’nın peşinden gelen firavun böyle bir denizde boğuldu anlamına gelir zımnen. Ya da karışmış, önce ayrılmış sonra karıştı ve kavuştu ve boğdu. Bu iki anlamı da birden taşıyor, önceki ve sonrakiyle alakalı olarak.

Devam ediyor B sayfasına geçiniz.
166. videoyu toplu olarak BURADA bulabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder