26 Haziran 2011 Pazar

İslamoğlu Tef. Ders. Enam (001-005)(44-A)


Rabbişrah liy sadriy;
Ve yessirliy emriy;
Vahlül ukdeten min lisaniy;
Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28) Göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi. Düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni.
Bu Kur’ani dua ile bugünkü dersime başlıyorum sevgili Kur’an dostları. Bugün muhteşem Kur’an ülkesinin yepyeni bir sitesini birlikte ziyaret edeceğiz. Bu site EN’AM ismini taşıyor. Bu isim; Büyükbaş hayvanlar, sığırlar anlamına geliyor. Ki bu sure ismini içerisinde yer alan 136 ve daha sonraki ayetlerde Mekke müşriklerinin bir takım hayvanlara kutsallık atfetmelerine, onları dokunulmaz kılmalarına, bir takım hurafeye dayalı inançlarla Allah’ın insan kullanımına sunduğu, helal kıldığı varlıkları insan kullanımının dışına taşımaya ma’tuf şirklerine, davranışlarına bir itiraz, bir eleştiri olarak gelen ayetlerden alıyor sure ismini.
Bu sure farklı bir takım görüşler olsa da Mekke döneminin son yıllarına ait bir sure. Bu farklı görüşler surenin tamamına ilişkin değil, surenin içerisinde birkaç ayetin Medeni yönünde olduğu görüşler ama ben surenin bir bütün olarak ki konusuna baktığımızda biz bunu anlıyoruz. Bir bütün olarak Mekke döneminin sonlarında indiğini düşünüyorum.
Sure de leyt motif, yani bir dip akıntısı gibi kendisini ele veren temel konu insan Allah ilişkisi. Birçok surede olduğu gibi. Ki bu ilişkinin tevhidi yansıması. Onun için sure Tevhidi işliyor ve tevhide aykırı davranışları kapsamlı bir biçimde eleştiriyor. İlle de bir kapıya adanması gereken, ya da adanacak olan insanoğluna, adanacağı gerçek kapıyı gösteriyor sure. Ki surenin en son ayetleri içerisinde yer alan ve biz Müslüman’lara andımızı öğreten; Kul; De ki; Ey Allah la ilişkisini düzeltmek isteyen, eşya ile ilişkisini düzeltmek isteyen, kendisi ile ilişkisini düzeltmek isteyen insan. De ki; inne Salatiy tüm talebim salât, -kelime anlamı olarak talep, istek, dua, arzu anlamına gelir.- tüm talebim, tüm arzum, tüm isteğim, ve Nüsükiy ve tüm ibadetlerim, ve mahyaye ve mematiy tüm hayatım ve ölümüm, Lillahi Rabbil alemiyn; (En’am/162) Alemlerin rabbi olan Allah’a armağan olsun.
İşte bu ilahi andı bize içirerek kapanır bu muhteşem Kur’an sitesinin kapısı. Onun için bu ayet, berceste ayet eğer tabirim caizse, bu berceste ayet aynı zamanda tüm bir surenin dip akıntısını veriyor. Şimdi sureye geçebiliriz.

1-) Elhamdu Lillahilleziy halekas Semavati vel Arda ve cealez zulümati venNur* sümmelleziyne keferu Bi Rabbihim ya'dilun;
Hamd; semâlar ve arz'ı yaratan, karanlıkları (bilgisizlikler) ve Nur'u (ilmi) oluşturan Allâh'a aittir... Öte yandan, hakikati inkârda ısrar edenler, (varsandıkları dışsal tanrılarını) Rablerine (hakikatlerindeki El Esmâ mertebesine) denk tutarlar (bunun sonucunda da şirk ortaya çıkar)! (A.Hulusi)
001 - Hamd o Allahın hakkıdır ki Gökleri ve yeri yarattı zulmetleri ve nuru yaptı, sonra da Hakkı tanımayanlar bunları kendilerini yaratana denk tutuyorlar. (Elmalı)


Elhamdu Lillahilleziy halekas Semavati vel Arda ve cealez zulümati venNur Her tür övgü gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Sümmelleziyne keferu Bi Rabbihim ya'dilun; Buna rağmen hakikati inkar edenler rablerine eş ilahlar olduğunu düşünürler.
Surenin mesajına girerken yer alan bu ayet, aslında surenin bir bütün halinde insana ilettiği mesajı da bünyesinde taşıyor ve diyor ki, göklerden ve yerden, karanlıklar ve aydınlığın yaratıcısından söz eden ayet diyor ki; Allah’tan bağımsız bir alan yoktur. Allah’tan bağımsız bir alan tasavvur edemezsiniz. Bırakınız aydınlığı, karanlığı dahi Allah’tan bağımsız düşünemezsiniz.
Bu aynı zamanda Zerdüştlüğün temelini de oluşturan ama o bölgede de Kur’an ın indiği bölgede de yer tutan bir takım ikilikli, yani düalist inançlara reddiyedir. Bu düalist inançlar, iyilik tanrısı ve kötülük tanrısı diye varlığı ikiye ayırmışlardı. Kötülüğün yaratıcısını Zerdüştlükte Ehrimen, iyiliğin yaratıcısını ahura Mazda olarak bilirlerdi. Farklı formlar adı altında bu inanç farklı coğrafyalarda bir takım salikler, mensuplar edinmişti. Bölgede de edinmişti.
Burada söylenmek istenen şu Allah’tan başka bir fail yoktur. Bu manada siz hayatı, varlığı ikiye ayıramazsınız. Peki, Aslında karanlığı nasıl açıklayacağız burada? Burada karanlığı tabiatına bakarak açıklayacağız. Işığın, aydınlığın ve karanlığın rabbi olması şu demektir. Varlığın da, yokluğun da rabbidir. Sizin için yok gibi gelen alemlerin de rabbidir.
Haddizatında hiçbir şeyi ondan bağımsız değerlendiremezsiniz. Yoksa karanlığa, batıla, küfre, imansızlığa müstakil bir varlık çizmiyor bu ayet. Bu anlama gelmiyor. Çünkü karanlığın kaynağı yoktur, aydınlığın kaynağı vardır. Karanlık diye bir şey aslında yoktur.
Nasıl yoktur? Karanlık aydınlıkla tanımlanır. İşte onun için bir tek kaynağı vardır varlığın. Karanlığın kökü olsaydı, kaynağı olsaydı o zaman karanlığın ayrı bir yaratıcısı olması gerekecekti. Ama kaynağı olmaz ki karanlığın. Işığın kaynağı olur.
 Peki karanlık ne? Karanlık diye bir şey yok. Karanlık, ışığın yokluğu halidir. Işık yoksa işte o duruma karanlık deriz. Yani karanlığı tanımlamak için bile ışıktan hareket etmek zorundayız. Işıktan hareket etmeden karanlığı tanımlayamazsınız, anlayamazsınız. Onun için deriz ki; Işığın yokluğudur. Yine ışıktan hareket ediyoruz.
İşte küfür, karanlığın yüreğe yansımış halidir. İşte batıl, karanlığın, hakkın karşısındaki tezahürüdür. İşte kötü, dalalet, sapıklık hakikatin karşısındaki, hidayetin karşısındaki  karanlık formlarıdır. Yani hidayetin yokluğu halidir dalalet. İmanın yokluğu halidir küfür. Onun için imanın olduğu bir yerde küfür durmaz. Tıpkı ışığın olduğu bir yerde karanlığın durmadığı gibi. Bu nedenle varlığın kökeni tektir. Işıktan yola çıkarak anlarız karanlığı. İyiden yola çıkarak anlarız kötüyü, güzelden yola çıkarak anlarız çirkini, hakk tan yola çıkarak anlarız batılı. İmandan yola çıkarak anlarız küfrü. Burada söylenmek istenen bu ebedi ve ezeli, çağlar ve zeminlerde değişmeyen hakikattir.
Aynı zamanda bu ayet Resulallah’ın bu ayetlerin indiği dönemdeki ruh halini de yansıtıyor. Ruh haritasını da çiziyor. Unutmayın Mekke döneminin sonundayız. Artık ayrışma noktası. Artık bir dönemin bitip bir başka dönemin başlama noktası. Artık muhalefetten iktidara geçiş noktası. İktidarın eşiğinde bir peygamber. Ama acının da zirvesinde. Kendi halkı tarafından boğulmaya çalışılan bir nebi. İşte böyle bir ruh haritasını çiziyor ve nebinin ruhuna bir efilti, bir rahatlık sağlayan ayetler bunlar.
Aynı zaman da geleceğe de bir atıf. Nebi’ye söylenen şu; Onlar yok hükmündedirler. Onlar karanlıktır. Sen ışıksın. Sen doğunca onlar yok olacaklar. Göreceksin.
Hakikaten de öyle olmadı mı? Mekke’nin ufuklarında Muhammed AS. doğduğunda, o kendisini ülkesinden göz yaşları içerisinde kovalayan insanlar, çok geçmeden birkaç ay içinde hiç yok gibi olacaklardır ve bölgede şirkin adı kalmayacaktır ve hala adı kalmamıştır. Karanlıktı, bir kez gömüldü ve bir daha da çıkamadı. Bu işte ışığın gücünü gösteriyor. Eğer güçlü bir biçimde aydınlatırsanız, eğer imanın nurunu taşa, toprağa, yüreğe, zihne ciddi bir biçimde kazırsanız, bu sadece  kazıdığınız nesille sınırlı kalmaz, nesilden nesile. Coğrafyadan coğrafyaya akar, genişler ve çoğalır.

2-) "HU"velleziy halekaküm min tıynin sümme kada ecela* ve ecelün müsemmen ındeHU sümme entüm temterun;
"HÛ" ki, sizi tıynden (su ve toprak elementleri) yarattı; sonra bir ecel (bedenle yaşam süreci) hükmetti... Belirlenmiş yaşam süreci O'nun indîndedir... (Bütün bunlardan) sonra hâlâ şüphe ediyorsunuz. (A.Hulusi)
002 - O, o hâlıktır ki sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir eceli bitirdi bir ecel de nezdinde müsemmâ, sonra da siz daha şübhe ediyorsunuz. (Elmalı)


"HU"velleziy halekaküm min tıynin sümme kada ecela O’dur sizi balçıktan yaratan, sonra bir ömür tayin eden. ve ecelün müsemmen ındeHU yalnızca onun bildiği bir ömür.

Buradaki ömür tefsire muhtaç. Ecel. Bir çok müfessir, bakıyorum tefsirlere Ki bu tefsiri yaparken yaklaşık 42 tefsirden yararlanıyorum. Ama bazen hiçbiri ile ikna olmayıp kendi tefsirimi yapmak zorunda kaldığım bir çok ayet oluyor. Onun için bu ayete de baktığımda kadim tefsirlerin hemen tamamı, ferdin, bireyin ölümüne ilişkin olarak anlamış. Tabii bunun karşısında görüşler de var ki aslında o görüşler daha tutarlı. Kitabi inden itibaren, sanırım Katade’den gelen, yine Ebu Müslim El-Isfahani den gelen farklı görüşler.

Ben burada ki ecelin fert eceli ile, birey eceli ile hiç alakası olmadığını görüyorum. Çünkü ayet bireyle ilgili değil. HU"velleziy halekaküm min tıynin O’dur sizi balçıktan yaratan diye başlıyor. Sizden kasıt bir fert değil burada insan soyundan söz ediliyor burada. Yeryüzünde ki insan varlığından. Onun için burada ki ecel de yeryüzünde ki insan varlığının sonu. Ona delalet ettiğini düşünüyorum ben buradaki eceli. Onun için bu manada okursak yeryüzündeki insan varlığının sonu yalnızca O’nun bildiği bir ömürle mahduttur.

sümme entüm temterun; Fakat hala şüphe içinde bocalıyorsunuz.

Tabii bununla söylenmek istenen nedir? Ey insan yeryüzündeki varlığın sonsuz değil. Ebedi değil. Yeryüzünde ki varlığın ebedi değilse insan soyunun varlığı, senin varlığın hiç değildir. O soy içerisinde sadece bir kişisin. Soyun bile ebedi değil. Ya neye karşı böbürleniyorsun. Yeryüzünde insan varlığını insan, Allah’a borçludur. Varlığını dahi borçlu olduğun Allah’a nasıl küstahça davranıyorsun. İşte söylenmek istenen bu.

3-) Ve HUvAllahu fiys Semavati ve fiyl Ard* ya'lemü sirraküm ve cehreküm ve ya'lemü ma teksibun;
"HÛ"dur Allâh, semâlarda ve arzda... Bilir özünüzdekini de, açığa çıkardığınızı da! Bilir (Yaptıklarınızla neler) kazanmakta olduğunuzu da! (A.Hulusi)
003 - Halbuki o Göklerde de Allah yerde de, sizin içinizi de bilir, dışınızı da, daha ne kesbedeceksiniz onu da bilir. (Elmalı)


Ve HUvAllahu fiys Semavati ve fiyl Ard ve tam söyleyeceği sözü getirdi Kur’an. Oysa O, göklerinde yerinde Allah’ıdır. Net bir biçimde mana verdim. Aynen. O Göklerinde yerinde Allah’ıdır.

Buna yakın formlarda çok ayet gelirde bu kadar açık ayet sadece burada gelir. Göklerinde yerinde Allah’ıdır formuyla. Neden böyle? Böyle bir formda bir cevap gelmesi için daha önceden bir tereddüdün, bir sorunun sorulmuş olması, bir problemin olması lazım. O problemi gelen cevaptan çıkarabiliriz. O problem göklerin Allah’ısın buna inanıyoruz da yerlerin Allah’ı olduğun konusunda kuşkumuz var diyen birileri var. İşte onlara bir cevap. O sadece göklerin değil, yerin de Allah’ıdır. Yani sadece sizin varlığınızı ortaya çıkarmakla, sizi yaratmakla kalmadı. Siz, yarattıklarını aynı zamanda yönetme, aynı zamanda terbiye etme hakkını da kendisinde taşıyor. Onun için Allah Fa’al bir Allah’tır. Yani sürekli iş başında;

..külle yevmin HUve fiy şe'n; (Rahman/29)

Sürekli iş başında bir Allah’tır. Yani sofistlerin tanrısı gibi emekli olmuş bir Allah değildir. Sürekli iş başındadır. Onun için fa'alün lima yüriyd; (Hud/107) İstediği gibi davranmaya devam ediyor. İstediğini yapmaya devam ediyor. Bu çok önemli. Onun için müşrikler Allah inancına sahip idiler. Allah’a iman ederlerdi ama onları müşrik yapan şey uzak bir Allah inancıydı.

Hayattan Allah’ı dışladığınızda, yaratıcıyı dışladığınızda, yaratıcıdan bağımsızlaştırdığınız yere, yeni bir yaratıcı bulmak zorundasınız. İşte şirk böyle çıkar ortaya. Şirkin süreci şöyle gelişir. Üç süreç vardır.

1 -  Önce bir alanı yaratıcıdan bağımsızlaştırırsınız. Birinci adım budur şirkte. Bir alanı yaratıcıdan bağımsızlaştırırsınız, yani Allah’ın bu alanla ne alakası var dersiniz. Oranın Allah’la olan ilgisini kesersiniz. Tasavvurunuzda tabii, gerçekte kesemezsiniz. Tasavvurunuzda.

2 – Ondan sonra 2. adımı atar böyle bir şirk düşüncesi. Bu 2. adım nedir? Allah’tan bağımsızlaştırdığı alana müdahale edecek birini atamak. Onu düşünür.

3 – Bu adım zaten kendisi gelir, o müdahale edecek birini atadıktan sonra ona ilahlık vasfı yakıştırır artık. Artık o, o alanın tanrısıdır. Tabii ki tasavvurda, gerçekte yok.

İşte bu insanın kendi kendisini aldatışının zirvesidir ve Allah bu suçu affetmiyor. Çünkü insan kendi kendisine karşı işliyor bu büyük cinayeti. Görüyorsunuz, ve bu cinayeti işlerken yaratıcısına ihanet ediyor, kendisine ihanet ediyor ve eşyaya ihanet ediyor. Bu varlığa ihanet ediyor.

ya'lemü sirraküm ve cehreküm gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. ve ya'lemü ma teksibun; dahası bütün işlediklerinizin farkındadır.


4-) Ve ma te'tiyhim min ayetin min ayati Rabbihim illâ kânu anha mu'ridıyn;

Onlara Rablerinin işaretlerinden (inzâl olmuş veya açıkta olan) bir delil gelmez ki, ona sırt çevirmesinler! (A.Hulusi)

004 - Böyle iken onlara ondan yüz çevirmiş olmasınlar. (Elmalı)


Ve ma te'tiyhim min ayetin min ayati Rabbihim illâ kânu anha mu'ridıyn; ne zaman rablerinden bir ayet gelmişse ondan yüz çevirmişlerdir.

Aslında küfrün kadim tabiatını ele veren ayet bu. Küfrün yeni bir şey olmadığını, inkarın da bir geleneği olduğunu, onun için bu ayete muhatap olan insanlar içinden bu ayetin taşıdığı mesajı inkar eden insanların çok orijinal bir şey yapmadığını ima ediyor. Yani siz ilk değilsiniz. Küfrün de bir geleneği var. Onun için yaptığınız da hiç orijinal bir şey değil. Ve tabii ki küfrün bir geleneği varsa, geçmişteki, küfrün başına geleceklerde, gelmişlerde vardı, onu da benden dinleyin diyor Kur’an.
Ve ma te'tiyhim min ayetin min ayati Rabbihim illâ kânu anha mu'ridıyn; Ne zaman rablerinden bir ayet gelmişse ondan yüz çevirmişlerdir.


5-) Fekad kezzebu Bil hakkı lemma caehüm* fesevfe ye'tiyhim enbaü ma kânu Bihi yestehziun;

Şimdi de, kendilerine Hak olarak geleni yalanladılar! Fakat alay etmekte olduklarının (ne olduğunun) haberleri yakında onlara gelecek. (A.Hulusi)

005 - İşte en belli hak geldiği zaman da kendilerine yalan dediler, fakat yakında onlara ne ile istihza etmekte olduklarının haberleri gelecek.


Fekad kezzebu Bil hakkı lemma caehüm ve kendilerine gelen hakikati yalanlamışlardır. fesevfe ye'tiyhim enbaü ma kânu Bihi yestehziun; Yakında onlar alay ettikleri şeyin ne olduğunu acı bir biçimde öğrenecekler. Demek ki küfrün tezahür biçimlerinden, değişmez tezahür biçimlerinden biri alaydır.

        Dört tezahürü vardır küfrün;

1 – Hakikat karşısında suskunluk. Bu hakikati görmezlikten gelme tavrıdır. Bu birinci tavırdır.

2 – İkinci tavır, hakikatle alay. Onu hafife alma, onu küçümseme ve dalga geçme. Küfrün ikinci tavrı budur.

3 – Hakikate karşı saldırı, yani onu taciz etme, onu yıldırma, onu savunanları yıldırma.

4 – Hakikatin varlığını hedef almak. Hakikatin varlığına nişan almak ve onu yok etmeye kalkışmak. Yok edilemeyecek, yok edilmesi mümkün olmayan gerçeği yok etmeye kalkışmak. Gerçeği yok etmeye kalkışan kendisi yok olur. Tarih bunun bir çok örneğine şahittir.

Onun için işte burada hakikate karşı inkarın o klasik dört tavrından bir tanesini görüyoruz; alay. Neden alay ederler hakikate karşı? Alay gerçekte alay eden insanın özü itibarıyla kendisini ciddiye almayışından kaynaklanır. Yani hakikatle alay eden bir insan, kendi gerçeğini ciddiye almıyor demektir. Peki sonuç nedir böyle bir alayda? Hakikatle dalga geçen bir insan kendisiyle dalga geçiyor demektir. Kendisini tahkir ediyor, kendisini alaya alıyor demektir. Bu da insanın kendi kendisine yaptığı büyük bir zulümdür. Kendisini ciddiye almayanı Allah neden ciddiye alsın.

Onun için tarih boyunca küfrün tezahürlerinden biri olan alayı, bu ayetlerin indiği sırada müşrikler, Mekke ticaret toplumu da kullanıyormuş vahye karşı. O sebeple vahit indiği ilk üs olan, vahiy üssünün ilk merkezi olan Resulallah’a diyor ki; Hiç garip karşılama bunu. Daha önceki geleneğin bir devamıdır bu. Onun için onlar alay ede dursunlar, onların alayları kendilerini gelip yakalayacaktır. Diyecektir hemen oraya geçelim.


Devam ediyor B sayfasına geçiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder