31 Ocak 2012 Salı

İslamoğlu Tef. Ders. İbrahim (04-07)(81-B)


A sayfasından devam


4-) Ve ma erselna min Rasûlin illâ Bi lisani kavmihi li yübeyyine lehüm* feyudıllullahu men yeşau ve yehdiy men yeşa'* ve "HU"vel Aziyzül Hakiym;

Biz her Rasûlü kendi toplumunun lisanı ile irsâl ettik ki, onlara en anlaşılır şekilde açıklasın... (Artık) Allâh dilediğini saptırır ve dilediğine de hidâyet eder... O, Aziyz'dir, Hakiym'dir. (A.Hulusi)

4 - Ve biz her gönderdiğimiz Resulü ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki onlara iyi beyan etsin sonra da Allah dilediğini dalâlette bırakır, dilediğini de hidayete irdirir, ve öyle azîz hakîm o. (Elmalı)

Ve ma erselna min Rasûlin illâ Bi lisani kavmihi li yübeyyine lehüm İmdi, biz her peygamberi yalnızca kendi kavminin diliyle gönderdik ki, mesajı onlara açık ve net olarak iletsin.

Hani surenin girişinde vahiy için ayakları yerde başı gökte bir hitaptır demiştim ya, işte geldi; Biz buyuruyor ayet her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik. Bundan başka da olamazdı zaten. Eğer bundan başka olsaydı biz bunu anlamıyoruz ki derlerdi.

Yine Kur’an ın bir başka yerinde olduğu gibi Arap’a, Arap olmayanın dili ile konuşmak ha derlerdi. Ama kendi dilleri ile indiği halde yine anlamazlıktan geldiler, yine dinlemediler duymayacaklarsa yine duymadılar. Bir de kendi dilleri ile gelmeseydi ne yaparlardı. Dolayısıyla problem dil problemi değildir. Burada belki bu ibarenin altında, derinde yatan manada budur. Problem bakış problemi, anlayış problemidir.

Kendi dilinde gelir fakat anlamaz. Çünkü kördür, sağırdır dinlemez. Ama kendi dili ile gelmez o dile gider zihin verir, kulak verir, emek verir, çaba verir ve o mesajın arkasına düşer, bulur o mesajı, yad ve yabancı bir dili konuşsa da o mesaj, o hakikat onu çeker götürür. Onun için problem dil problemi değildir, problem yol problemidir. Dil problemi olsaydı Ebu Cehil anlıyordu. Dil problemi olsaydı Muhammed Esed anlamıyordu. O dili konuşmuyordu. Ama birini doğduğu topraklardan, doğduğu kültürden, içimde yaşadığı uygarlıktan koparıp arkasına düşüren bu mesaj sonuçta mükemmel bir imana erdiren bu mesaj, öbürünü kendi dilinde geldiği halde, bizzat vahyin inişine şahit olduğu, vahyin indiği ortama, vahyin indiği kişiye, Resulallah’a şahit olduğu halde o anlamadı.

Onun için Kur’an ın iki dili vardır. Biri beşeri olan dili, ki Arapçadır. Aslında artık Kur’an ın dili olması hasebiyle Kur’an cadır. O sıradan bir dil olmaktan çıkarılmış ve Kur’an onu yeniden dokumuştur. O dilin tüm klasik kavramlarının içini boşaltarak vahiy yeniden doldurmuştur. Yepyeni bir dil kurmuştur Kur’an Onun için ona Arapçada diyemiyorum. Kur’an ca diyorum. Arapça olsaydı Arapların tamamı anlardı. Kur’an ca diyorum.

İkinci dili Kur’an ın, diller üstü dil. İşte onun için Kur’an canın yerini hiçbir tercüme tutmaz. Kur’an ın o diller üstü dilini, hiçbir dile tercüme edemezsiniz. Manasını tercüme edersiniz. Zaten manasıdır evrensel olan. Ama bir de diller üstü dili var ki o orijinal halinde akar. Ne gibi? Tıpkı bülbül sesi gibi. Tıpkı orman uğultusu gibi, tıpkı ırmak şırıltısı gibi, tıpkı kedi mırıltısı gibi. O yeryüzünün her tarafında aynıdır. İngiltere’nin bülbülleri İngilizce ötmezler. Afrika’nın ırmakları huvasa ca akmazlar, Çin’in ormanları Çince uğuldamazlar. Dünyanın her tarafında bülbüller aynı dilden öterler. Dünyanın her tarafında ormanlar aynı dilde uğuldarlar, dünyanın her tarafında ırmaklar aynı dilde akarlar, dünyanın her tarafında Kur’an aynı üst dille okunur. Onun için siz Kur’an okunan bir yere vardığınızda okunan Kur’an ın manasını anlamasanız dahi, bir bülbülün sesinden ne hissediyorsanız onu hissedebilirsiniz. Kur’an ın üst dili entelektüel bir obje değildir. Kur’an ın üst dili kalbi bir objedir, hissedilir. Anlaşılması değil, hissedilmesi gereken bir dildir. Birinci dili anlaşılması, ikinci dili hissedilmesi gereken dildir.

feyudıllullahu men yeşau ve yehdiy men yeşa' bundan sonradır ki Allah isteyenin sapmasını dileyecek, isteyeni ise doğru yola yöneltecektir. İsteyenin diye çevirdim, çünkü o yeşa’ fiili bir açık fail, bir de gizli fail taşır. Allah diler, dileyenin dilemesini diler. İsteyeni diler. ..ve ma yudıllu Bihî illel fasikıyn; (Bakara/26) İşte bu. O sapmış olanlardan başkasını saptırmaz. Fasıklardan başkasını saptırmaz diyen Kur’an ayeti, bakara suresinde ki o meşhur ayet bunu açıkça ifade buyuruyor.

ve "HU"vel Aziyzül Hakiym; Zira her yaptığını hikmetle yapan yüceler yücesi O’dur. Karanlık akıldan kurtulmak bakınız Allah’ın hidayeti sonucudur. Fakat karanlık akıldan kurtulmak için önce kişinin kendisini aydınlığa açması, aydınlığı talep etmesi, aydınlığı arzu etmesi, aydınlığı istemesi gerekir. Mesaja karşı tavırları hidayet ve delaletlerini belirleyecektir kişiler. Mesaja karşı nasıl tavır alıyorsunuz, nasıl duruşunuz var. İlahi hüküm tercihinize göre iniyor.


5-) Ve lekad erselna Musa Bi âyâtina en ahric kavmeke minez zulümati ilenNûri ve zekkirhüm Bi eyyamillâh* inne fiy zâlike le âyâtin li külli sabbarin şekûr;

Andolsun ki biz Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan Nûr'a çıkar ve onlara Allâh hükmünün fark edileceği gelecekteki sonsuz süreci hatırlat" diye mucizelerle irsâl ettik... Muhakkak ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için elbette işaretler vardır. (A.Hulusi)

5 - Celâlim hakkı için âyetlerimizle Musâ’yı gönderdik ki: kavmini zulûmâttan nûra çıkar ve onlara Allah ğünlerile öğüt ver diye, şüphesiz ki bunda çok âyetler vardır: çok sabırlı, çok şükredici her kimse için. (Elmalı)


Ve lekad erselna Musa Bi âyâtina en ahric kavmeke minez zulümati ilenNûri ve zekkirhüm Bi eyyamillâh Nitekim Musa’yı da ayetlerimizle kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat diye göndermiştik.

İşte bir örnek getirdi Kur’an. Yani iki aklı karşılaştırıyoruz burada başından beri. Karanlık akıl diyoruz, İslam’ın aklı. Karanlık akıldan kurtulmak için firavundan kurtulmanın yetmediği daha doğrusu bir başka ifadeyle söyleyelim, firavundan kurtulmanın daha zor olduğunu dile getiren bir örnek.

Evet, karanlık akıl firavundan daha beter bir beladır. Firavundan kurtulmuşlardı İsrail oğulları, fakat karanlık akıldan kurtulamadıkları için Hz. Musa aralarından vahiy almak için ayrılınca hemen kendilerini soy kırıma uğratan toplumun tanrısını, putunu yapıp tapmaya başladılar. İşte karanlık akıl, firavundan kurtulmaktan daha zor kurtulunan bir bela olarak gündeme getiriliyor.

Buradaki Bi eyyamillâh Allah’ın günleri. Bunu kolektif hafızadaki inişler ve çıkışlar olarak nitelendirebiliriz. Yani geçmişte sizinde haberiniz olan toplumların, uygarlıkların yükselişleri, altın dönemleri ve alçalışları, çözülüşleri ve yok oluşları. Her toplum tarihe sahiptir. Kendi tarihine ve başkalarının tarihine baktığında, yani insanlığın ortak hafızası olan tarihe baktığınızda bir çok yükseliş ve alçalış görürsünüz. Oradan ibret alın mesajı içeriyor bu.

Tabii bu Bi eyyamillâh ibaresi geleceğe bir atıfta olabilir. Allah’ın günleri, yani son gün, kıyamet ve hesap gününe de bir atıf olması mümkündür ki o zaman Kur’an okuyan tüm muhataplarını gelecekteki o günü unutma. Sahibi Allah olan ve hiç kimsenin hiç kimseye bir şey yapamayacağı ve Allah dışında hiç kimsenin hiç kimseye yarar sağlamayacağı o günü unutma uyarısı da olabilir.

inne fiy zâlike le âyâtin li külli sabbarin şekûr; Çünkü bunda sonuna kadar sabredecek ve şükredecek herkes için dersler vardır.

Sabbar gelmiş, sabır değil, sabûr değil, Sabbar. Çok ilginç, mübalağa vezniyle gelmiş. Sabrı ahlak haline getirmek, getiren kimse anlamına gelir. Sabrı, direnişi ahlak haline getiren kimse. Tabii ki sabrın olduğu yerde mutlaka direnilecek, sabredilecek bir şeylerin olması söz konusudur. Onun için burada sabrı ahlak haline getiren kimseler için ibret vardır diyor. Onlar eğer sabrı ahlak haline getirmemişlerse, hakikat üzerinde direnmenin bedelini ödememişlerse onlar ibret alamayacak demektir.


6-) Ve iz kale Musa li kavmihizkuru nı'metAllâhi aleyküm iz encaküm min ali fir'avne yesumuneküm suel azâbi ve yüzebbihune ebnaeküm ve yestahyune nisaeküm* ve fiy zâliküm belaün min Rabbiküm azıym;

Hani Musa kavmine dedi ki: "Üzerinizdeki Allâh nimetini hatırlayın... Hani (şunu da hatırlayın ki) sizi Firavun hanedanından kurtardı... Onlar azabın en kötüsünü size tattırıyorlardı; erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınızı diri bırakıyorlardı... İşte bunda size, Rabbiniz tarafından büyük bir belâ vardı!" (A.Hulusi)

6 - Ve o vakit Musâ kavmine dedi ki: Allahın üzerindeki nimetini anın: bir vakit sizi Âli Firavundan kurtardı, sizi azâbın kötüsüne peyliyorlardı ve oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri tutmak istiyorlardı ve bunda rabbinizden size azîm bir imtihan var. (Elmalı)


Ve iz kale Musa li kavmihizkuru nı'metAllâhi aleyküm iz encaküm min ali fir'avn işte o zamanlar Musa kavmine demişti ki; Allah’ın üzerinizde ki nimetini hatırlayın. Hani O sizi Firavun yönetiminin elinden kurtarmıştı ya. yesumuneküm suel azâbi ve yüzebbihune ebnaeküm ve yestahyune nisaeküm o size işkencenin en bayağısını reva görüyor, oğullarınızı boğazlayıp evlat acısı çektirmek için kadınlarınızı sağ bırakıyordu.

Buradaki kızlarınızı değil. Çünkü burada kullanılan kelime nisae kelimesi kadın. Bendeniz oğullarınızı öldürüp kadınlarınızı bırakıyor ibaresinin arka planında o oğulların anneleri kasten sağ bırakılıyordu. Çünkü firavun gördüğü bir rüya üzerine İsrail oğullarının neslini yok etmek istiyordu. Yeni doğan tüm çocukları yok ediyordu.

Burada doğan çocuğa cezalandırıp ta hiçbir suçu olmadığı halde onu doğuran anayı niçin bırakıyordu sorusu gündeme gelebilir. İşte ona cevap olarak ki bizce bu ibare yeterli. Onların annelerini yani kadınlarınızın evlatlarını öldürdüğü halde, annelerini yani kadınlarını diri bırakıyordu ki acı çeksinler, evlat acısı çeksinler.

ve fiy zâliküm belaün min Rabbiküm azıym; Bu yaşananlarda rabbinizin sizi tabi tuttuğu dehşet bir sınama vardı. Olağan üstü yardım beklentilerinin mesajın kabulünde fazla bir rolü olmadığı ancak böyle ifade edilebilir. Ancak bu kadar güzel ifade edilebilir. Yani insanlar karanlık akıldan kurtulmadıkları sürece soy kırımdan kurtulmuş olmaları onları hakikate yaklaştırmadı.

Bu aynı zamanda vahyin ilk muhatabı olan Mekke’nin en acılı yıllarını yaşamakta olan sevgili efendimize ve etrafındaki müminlere bir ibret. Şu Mekkelilere olağan üstü bir şeyler göndermek herhangi bir şeyi değiştirmeyecektir. Bırakınız diğer kavimler daha önce kıssaları geçti mucize gönderildiği halde inkar ettiler. İnkar etmelerini bırakınız iman etseler, arkasına düşseler, mucizeyle gelenlerin sonu ortada. Peygamberleri aralarından ilk ayrıldığı anda hemen ellerindeki takılardan düşmanlarının tanrılarını, putlarını yapıp tekrar tapmaya başlayacaklar. Çünkü onlar hakikatin ardına takılmadılar. Olağanüstünün cazibesine kapıldılar. Bir cazibeye kapılmakla, bir bilinçle, aydınlık bir akılla gelmek arasında çok büyük fark var. Burada ifade edilen o derin hakikatte aslında bu. Açıkça söyleniyor.


7-) Ve iz teezzene Rabbüküm lein şekertüm le eziydenneküm ve lein kefertüm inne azâbiy leşediyd;

Ve hani (hatırlayın ki) Rabbiniz ilan etmişti: "Andolsun, şükrederseniz artıracağım... Şayet nankörlük ederseniz, muhakkak ki azabım kesinlikle şiddetlidir." (A.Hulusi)

7 - Ve düşünün ki rabbiniz şöyle ilân buyurdu: Celâlim hakkı için şükrederseniz elbette size artırırım, ve eğer nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azâbım çok şiddetlidir. (Elmalı)


Ve iz teezzene Rabbüküm lein şekertüm le eziydenneküm Hani rabbiniz size şunu duyurmuştu; Eğer şükrederseniz kesinlikle size olan nimetimi artırırım. ve lein kefertüm inne azâbiy leşediyd; Yok eğer nankörlük ederseniz iyi bilin ki cezalandırmam pek şedid olacaktır.

Şükrü eda edilen nimet saadet, şükrü eda edilmeyen nimet felakettir. Bu ayetin bize verdiği en büyük derslerden biri budur. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur. Dilin şükrüdür; şükür, ya rabbi şükür. Malın şükrü maldandır. Sıhhatin şükrü hayattandır, canın şükrü candandır. Servetin şükrü servettendir, şöhretin şükrü şöhretten, ilmin şükrü ilmindendir.

[Ek bilgi;     Rabbimiz biz kullarından şükür istiyor. Şükür az evvel de ifa-de ettiğimiz gibi verileni verenin yolunda kullanmaktır. Şükür hayatı o hayatın sahibinin istediği şekilde yaşamaktır. Şükür dünyayı, hayatı, canı, malı, zamanı, imkânları, fırsatları onu verenin yolunda harcamaktır. Allah’ın verdiği nîmetler cinsinden Allah hatırına Allah kullarına harcamada bulunmaktır şükür. Tüm sahip olduğumuz imkânlarımızı, geceyi, gündüzü, aklı, fikri, bilgiyi, zamanı, malı, mülkü sahibinin razı olduğu yolda kullanmaktır. 
Evet eğer böyle yaparsanız, Beni tüm nîmetlerin sahibi bilir, nîmet sahibi olarak Benim kadr-u kıymetimi bilir, Benim size sunduğum bunca nîmetlerime karşılık Benim istediğim bir hayata yönelirseniz, sahip olduklarınızı Bana kullukta kullanırsanız kesinlikle bilesiniz ki Ben de size artıracağım buyuruyor Rabbimiz. O zaman Beni de Şâkir bulacaksınız diyor. Beni kendinize şükreder, teşekkür eder bulacaksınız. Yaptıklarınızı karşılıksız bırakan değil, bilâkis yaptıklarınızdan ötürü size artıran olarak bulacaksınız. (Besâiru'l Kur'an)]

Devam ediyor C sayfasına geçiniz.
81. videoyu toplu olarak http://kurantefsir.wordpress.com/2012/01/27/islamoglu-tef-ders-ibrahim-01-2381/  bulabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder