25 Eylül 2011 Pazar

İslamoğlu Tef. Ders. Tevbe (004-005)(61-B)

A sayfasından devam



4-) İllelleziyne 'ahedtüm minel müşrikiyne sümme lem yenkusuküm şey'en ve lem yüzahiru aleyküm ehaden feetimmu ileyhim ahdehüm ila müddetihim* innAllâhe yuhıbbul müttekıyn;

Anlaşma yaptığınız müşriklerden, (anlaşma şartlarınızda) size karşı bir eksik uygulama yapmamış, sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar hariç... Anlaşmaların süresi kadarıyla sözünüzü yerine getirin. Muhakkak ki Allâh korunanları sever. (A.Hulusi)

004 - Ancak muahede yapmış olduğunuz müşriklerden bilahare size ahitlerinde hiç bir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinizde hiç bir kimseye muzaheret etmemiş bulunanlar müstesna, bunlara müddetlerine kadar ahitlerini tamamıyla ifa edin, her halde Allah, muttakileri sever. (Elmalı)


İllelleziyne 'ahedtüm minel müşrikiyne sümme lem yenkusuküm şey'en ve lem yüzahiru aleyküm ehade Ne ki şirk koşanlar arasından kendileri ile anlaşma yapmış olduğunuz, daha sonra bu anlaşmayı herhangi bir biçimde ihlal etmeyen ve sizin karşıtlarınızdan hiç biri ile de dayanışma içine girmeyen kimseler bunun dışındadır. Yani istisna getirdi ayet. Yukarıdaki azap ile müjdelenecek olan müşriklerin dışında bir müşrik kitlesi daha olduğunu söyledi ki onlar, yapılan anlaşmaya ihanet etmeyen ve müminlere karşı onların düşmanlarıyla dayanışma içine girmeyen müşrikler.

Dikkatinizi çekiyor mu değerli Kuran dostları, Kuran müşrikleri bir tek kategoride değerlendirmiyor. Yani süpürmüyor. Tümünü aynı çuvala koymuyor. Kuruyu ve yaşı yan yana koymuyor. Müşriktir canım, hepsi bir değil mi demiyor. Sözleşmelerine sadakat gösteren müşriklerle, anlaşmalara ihanet eden müşrikleri ayırıyor ve onlara verilen sözlerin baki olduğunu ifade ediyor. Yani onlarla insani ilişki, ahlakiye devam edilmesi gerektiğini de zımnen söylemiş oluyor.

İşte bu noktada Kuran müşrikleri dahi ayırırken, onları dahi süpürmezken bizim bir çok zaman insanlar hakkında yargılarken onlar hakkında düşünürken, bir takım sonuçlara varırken süpürücü davranmamız, toptan süpürüp atmamız, ya da toptan süpürüp almamız, hiç kuşkusuz insana verilen en büyük nimet olan seçme nimetinin, temyiz kabiliyetinin kullanılmaması ile alakalıdır.

Onun için Kuran bize aslında temyiz yeteneğini öğretiyor. Daha doğrusu kazandırıyor. Yani seçme, ayıklama, ayırma. Diyor ki; Pirinci taşı ile yemeyin. Diyor ki karpuzun kabuğunu soyun. İşte Kuranın muhataplarının temyiz kabiliyetini ayırmak için, ortaya çıkarmak için, temyiz kabiliyetlerini geliştirmek için, onlarda seçme ve ayırmayı bir yetenek haline dönüştürmek için bakıyoruz hiçbir zümreyi süpürmüyor. Toptan yaklaşmıyor. Daima seçici davranıyor. Devam ediyoruz;

feetimmu ileyhim ahdehüm ila müddetihim işte bu da delili, artık onlarla olan anlaşmanıza süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Yani eğer bir sözleşme yapmış, ahlaki bir tavır olarak anlaşmanıza riayet etmek durumundasınız. Eğer bir sözleşme yapmışsanız. Karşınızdaki muhatabınızın kimliği değil, sizin ahlaki davranıp davranmadığınızdır önemli olan. Çünkü sözleşmeler uyulmak için yapılırlar. Muhatabınızın kimliğini bahane ederek ahlaksızlık yapamazsınız demektir bu. Yani hiçbir gayri ahlaki davranışa, muhatabınızın kimliğini bahane kılamazsınız demektir.

innAllâhe yuhıbbul müttekıyn; Unutmayın ki Allah sorumlu davrananları sever.

Burada Müttaki’yi, sorumlu olarak çevirdim. Çünkü ahlaki davranmamak sorumsuzluktur. Bu anlamda insanın, insani ilişkilerde muhatabı ile bir ahlak zemininde muamele etmesi şarttır. O nedenle akide ayetlerinin hemen ardından Kuran, ahlakla ilgili ayetleri getirir.

Bakınız Mekke’nin ilk yıllarında, peygamberliğin ilk yıllarında nazil olmuş ayetlere açınız bakınız, şu ilginç gerçeği göreceksiniz. Oruç peygamberliğin yaklaşık 15. yılında. Hacc peygamberliğin yaklaşık 19. yılında, Cuma peygamberliğin yaklaşık 13. yılında, zekat peygamberliğin yaklaşık 12 – 15. yılları arasında, tesettür peygamberliğin yaklaşık 15. yılında emredilmişken; sözünde durmak, vaadinden dönmemek, anlaşmaya riayet etmek gibi ahlaki ilkeler Peygamberliğin, evet evet, sadece 1. yılında nazil olmuştur. Bu çok ilginçtir. Bu şunu gösterir; Din binasının akidenin üzerindeki 2. katını ahlak oluşturur ve ibadetten ve muamelattan önce ahlak gelmektedir. O nedenle ahlak din binasının çekme katı değildir. Bugün bizim yaptığımız gibi. Ahlak din binasının ana katlarından biridir ve hemen akidenin yani iman esaslarının üzerinde yer alır.


5-) Fe izenselehal eşhürulhurumu faktülül müşrikiyne haysü vecedtümuhüm ve huzûhüm vahsuruhüm vak'udu lehüm külle mersad* fein tabu ve ekamus Salâte ve atevüz Zekâte fehallu sebiylehüm* innAllâhe Ğafûrun Rahıym;

Haram aylar bitince, (anlaşmayı bozup size saldıran) müşrikleri nerede bulursanız öldürün; onları yakalayıp esir alın; onların yollarını gözetleyip, geçitleri kontrol altına alın! Eğer tövbe eder, salâtı ikame eder ve zekâtı verirlerse o takdirde yollarını açın... Muhakkak ki Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir. (A.Hulusi)

005 - O haram olan aylar çıktımı artık o bir müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun, eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekâtı verirlerse sebillerini tahliye edin, çünkü Allah gafur, rahîmdir. (Elmalı)


Fe izenselehal eşhürulhurumu faktülül müşrikiyne haysü vecedtümuhüm anlaşmaya ihanet edenlere karşı çok, çok sert bir hüküm getiriyor Kuran ve diyor ki; ve bu yasak aylar çıktığında,  bu yasak aylardan kasıt, ya haram aylar olarak bildiğimiz o meşhur 4 aydır. Ya da yukarıda 4 ay mühlet verin demişti. O müminlerin anlaşmayı bozanlara verdiği mühlettir, süredir. Ama bendeniz bu ikisinin de aynı anlama gelebileceğini düşünüyorum. Yani haram aylara denk geldiği için, siz bu 4 ay, yani savaşılması yasak olan bu 4 ay, onlara süre tanıyın, dokunmayın anlamına geldiğini düşünmek mümkündür.

Fe izenselehal eşhürulhurumu faktülül müşrikiyne haysü vecedtümuhüm ve bu yasak aylar çıktığında artık müşrikleri tuttuğunuz yerde öldürün.

ve huzûhüm vahsuruhüm vak'udu lehüm külle mersadin yakalayın, çepeçevre kuşatın onları. Her gözetim noktasına kurulup gözetleyin.

Evet, çok şiddetli ve heybetli ifadeler. Bütün bunlar neden? Yani Kuran;  Lâ ikrahe fid Diyni.. (Bakara/ 256) Dinde zorlama yoktur, daha doğru bir çeviri ile, zorlamanın hiçbir türü dinde yoktur diyen Kuran burada bu ayette zorlamakta ve dolayısıyla o ayetle bu ayet çelişki mi içermektedir.

Elbette doğru anladığımızda hayır. Çünkü burada; dinde, inançta bir zorlama için değil bu. Bu bir cezalandırma. Neyin cezalandırması? Farklı inanışın değil, ihanetin, sözleşmeye ihanetin cezalandırmasıdır. İnsanlar arasında, toplumlar arasında bir hukukun olması ve bu hukuka göre davranması şarttır insanların. Eğer böyle bir hukuk, böyle bir adalet geçerli olmazsa, insanların oluşturduğu bir dünya, insan dışında hayvanların oluşturduğu dünyadan daha vahşi olacaktır. Onun için burada inanca yönelik bir baskı değil, insanlar arası anlaşmaya, yani insani davranışa karşı gelen tarafın cezalandırılması söz konusudur.

Bunlar mühlet verilen anlaşmaya ihanet edenlerdir. Bu öldürün, onları kuşatın, onları çepeçevre sarın ve gözetlenebilecek her yere kurulup onları gözetleyin. Dediği Kuranın kişiler, aslında sözleşmeye, anlaşmaya ihanet etme cezasına çarptırılmış kişilerdir.

fein tabu ve ekamus Salâte ve atevüz Zekâte fehallu sebiylehüm fakat eğer onlar tevbe eder, salatı ikame eder ve arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderlerse işte o zaman yakalarını bırakın. Literal olarak gönderin yollarına gitsinler. fehallu sebiylehüm diyor, yollarına bırakın gitsinler.

Tabii ki burada biraz önceki sözlerimi daha bir açmam gerekecek. Eğer diyor Kuran Tevbe ederlerse, vazgeçerlerse ihanetlerinden. Dahası, salatı ikame ederlerse, namazı kılarlarsa diye çevirmedim, çünkü namazı kılarlarsa anlamı zaten içeriyor bu. Ama ben salatı ikame etmeyi, namaz kılmanın, namazın insanı vardıracağı dik duruş, esas duruş olarak çevirmek istiyorum.  Onun içini yani Allah’a karşı esas duruşlarını bozmazlar, korurlarsa. Namaz bunun için kılınır. Onun için namaz bir araçtır. Allah’a karşı insanın esas duruşunu koruma aracı. Ben aracı değil, amacı da içine alacak bir çeviri olsun, bir anlayış olsun diye tam kendi kelimeleri ile naklettim. Çevirmeksizin naklettim. Yani, salatı ikame ederlerse.

Buradaki ikame, namazı dosdoğru kılmak diye çevrilen dosdoğru kelimesi ile karşılanamaz. Buradaki ikame haddi zatında müşriklerin ve tüm insanların kendilerince bir ibadet yaptığı, fakat ibadetin eğrisini ve doğrusunun haddi zatında kim için yapıldığı ile bilineceği. Dosdoğru namaz kılmaktan maksadın, tadili erkan üzere namaz kılmak değil, namazı sadece yaratıcıya hasretmek, sadece O’nun için kılmak ve bir başka şey için kılmamak olduğunu anlıyoruz.

Bir de zekattan söz ediyor ve biz; Lâ ikrahe fid Diyni.. (Bakara/ 256) ayetini yine hatırlıyoruz. Bu durumda bu ayeti dinde zorlama yoktur, zorlamanın hiçbir türü dinde bulunmamaktadır ayetiyle nasıl te’lif edeceğiz dediğimizde aslında burada müşriklerin yakalarını müminlerin ellerinden kurtarmalarının yollarından biri naklediliyor. Yani Allah indinde en tercihe şayan olan yol naklediyor. Böyle yaparlarsa onlar kendileri için en hayırlı olan yolu seçerek sizin ellerinizden yakalarını kurtarmış olurlar denilmeye getiriliyor. Ama bu yollardan bir tek yoldur. Eğer ihanetlerinden vazgeçerlerse bu da bir yoldur, o zaman da yakalarını kurtarırlar. Ki gelecekteki ayetler zaten bunu açıkça ifade edecektir.

Burada dikkatinizi çekmiştir, salatı ikame etmek ve zekatı vermek. Ben zekatı vermeyi de arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderlerse biçiminde çevirdim. Evet bu bedel. Tabii ki zekat bu bedelin farz olanıdır. Ama bu bedel sadece paraya hasredilemeyecek kadar geniş bir bedeldir. Peki zekat verecek malı olmayan hiçbir bedel ödemeyecek midir diye sorulduğunda işte doğru cevap bulunmuş olur.

İhanet etmiş sözleşmeye, ihanet etmiş Allah’a, ihanet etmiş kendisine, ama zekat verecek de bir mala sahip değil. Peki bu hiçbir bedel ödemeyecek mi. Çünkü zekat aynı zamanda yücelmek kökünden türetilmiş bir sözcük, yücelmek ve onun daha altında arınmak vardır ama öncelikle saflaşmakla yücelmek anlamına gelir zekat sözcüğünün kökeni. Bu durumda insan yücelmek için eğer servet sahibiyse elbette ki farz olan zekatını verecek, fakat değilse mutlaka sahibi olduğu şeylerden bedel ödeyecek. Sıhhatten, servetten, ilimden, hayattan, evlattan, yürekten, gözden, gönülden bilgiden, duygudan, zihinden her neye sahipse, kendisine her ne verilmişse ondan ödenmesi gerekli bedeli ödeyecek.

Şöyle bir nükte kendini açıkça gösteriyor, namaz kılmak; İnsan Allah ilişkisine tekabül eder, zekat ise insan – insan ilişkisine tekabül eder. Aslında burada Kuranın söylediği şey; Onlar Allah’la ve insanla ilişkilerini düzeltirlerse anlamını taşır bir bakıma. İşte yorum budur.

innAllâhe Ğafûrun Rahıym; unutmayın ki Allah çok bağışlayandır, esirgeyendir.

Tabii ki ya İslam, ya ölüm gibi bir ikileme mahkum eden bir ayet olmadığını biraz önce açıklamaya çalıştım. Bıçak sırtı bir seçenekle sizi karşı karşıya bırakıp mahkum etmiyor bu ayet. Bu ayeti doğru anlamak için Enfal suresinin 61. ayetine bakmak lazım en yakın sure o olduğu için ona atıf yaptım, yoksa Kuranda bir çok ayete atıf yapabilirim. Ne diyordu Enfal suresinde;

Ve in cenehu lisselmi fecnah leha.. (Enfal/61)

Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de barışa yanaş. Onlar dediği işte şirk koşmakta ısrar edenlerdir. Demek ki burada asıl maksat karşıdaki insanın saldırısını durdurmaktır. Onun saldırganlığının önüne geçmek, onun imanla insan arasına engel olmasına izin vermemektir, maksat budur.


Devam ediyor C sayfasına geçiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder