4 Eylül 2011 Pazar

İslamoğlu Tef. Ders. Araf (172-172)(57-A)













Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde işlediğimiz ayetler, A’raf suresinde 103. ayetten itibaren başlamış olan uzun bir konunun sonuydu. Bu konu, yaklaşık 70 ayetle anlatılan bu konu, Müslüman İsrail oğullarının Yahudileşme serüvenini anlatıyordu.



A’raf suresi bilindiği gibi Mekke döneminde, hicretten yaklaşık 3 ya da 4 yıl önce indirilmiş bir sure. Bunu dikkate aldığınızda, bir de bunun üzerine Mekke’de Yahudi nüfusun bulunmadığını dikkate aldığınızda, neden Mekke de onlarca, hatta yüzlerce ki yaklaşık 200 ayeti aşkın bir bölüm ayırır Kur’an İsrail oğullarının Yahudileşme serüvenine. Neden bu konu. Neden Mekke de soruları çok önem kazanıyor.



İşte bu nedenlere vereceğimiz en makul cevaplardan biri bu ümmete; Ey ümmeti Muhammed, sizde Müslüman ümmeti Musa gibi Yahudileşebilirsiniz. Unutmayın ki tüm ümmetler başlangıçta vahye uymuşlar ama, kendilerine emanet edilen vahyi sonuna kadar taşımayıp ihanet ettiklerinde bir tür Yahudileşmişlerdi. İşte bu ümmette bu tehlikeye karşı uyarılmış ve Yahudileşmeyin ey Ümmeti Muhammed hitabıyla karşı karşıya kalmıştı.



Burada bir hakikat dile getiriliyordu. O hakikatte tüm insanlığa verilen vahyin aynı merkezden, aynı kaynaktan, aynı ilkeler, esaslar etrafında olduğu hakikati. Ama bu tabii vahyin aynı ilkeler etrafında, aynı kaynaktan geldiği hakikati, insanlığın tek ortak noktası değildi. Yani bir de ondan daha öte, daha önce gelen, daha temel bir ortak hakikat vardı. Vahyin de temelinde yer alan ortak bir hakikat.



İşte Kur’an sözü 172. ayette, A’raf suresinin bu ayetinde sözü, ondan daha geniş bir zemin olan insanlığın ortak temeline getirdi ve dedi ki;





172-) Ve iz ehaze Rabbüke min beniy Ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim* elestü BiRabbiküm* kalu bela şehidna* en tekulu yevmel kıyameti inna künna an hazâ ğafiliyn;



Hani Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden (menilerinden, genlerinden) kendi zürriyetlerini alıp; onları kendi nefslerine şahitlendirerek sordu: "Elestu BiRabbiküm = Rabbiniz değil miyim?", (onlar da) "KALU = dediler, BELA = evet, Şehidna = bilfiil şahidiz"... Kıyamet sürecinde, "Biz bundan kozalıydık (gafildik)" demeyesiniz! (İslam fıtratı üzerine yaratılır tüm insanlar konusunu anlatmakta... A.H.) (A.Hulusi)



172 - Hem rabbin: Beni Âdemden, bellerinden zürriyetlerini alıp da onları nefislerine karşı şahit tutarak «rabbiniz değil miyim» diye işhad ettiği vakit, «evet» dediler: «şâhidiz», Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz. (Elmalı)





Ve iz ehaze Rabbüke min beniy Ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim Ve rabbin Adem oğullarının sulplerinden, onların nesillerini çıkardığı her zaman onları kendileri hakkında, şahit, tanık kıldık.



elestü BiRabbiküm ve dedi ki; Ben sizin Rabbiniz değil miyim. Daha doğru bir ifade ile, ben değimliyim sizin rabbiniz. (Dedi ki, yok ayette, onu ben söyledim. Adeta ayetin simgesel oluşunun bir ifadesi olarak araya dedi formu sokulmamış.)



kalu bela şehidna Onlar da kesinlikle dediler. Biz buna tanığız, biz buna şahidiz.



en tekulu yevmel kıyameti inna künna an hazâ ğafiliyn; Niçin bunu yaptık biliyor musunuz? Bu temeli niçin koyduk. İşte o niçinin cevabı budur. Bunu hatırlattık ki kıyamet günü bizim bu gerçekten haberimiz yoktu demeyesiniz.



Bu ayet Kur’an da gerçekten de simgesel anlatımın ulaştığı en büyük zirveyi temsil eder. Harika bir örneğidir sembolik anlatımın. Ayette bir diyalog geçiyor. Rabbim Adem oğullarının sulbünden, onların nesillerinden çıkardığı zaman nesillerini, onları kendileri hakkında şahit tuttu. Diyor. Ve ben değil miyim sizin rabbiniz. Deyince onlar da, Adem oğullarının nesilleri de; Elbette dediler. Bela, kesinlikle sensin bizim rabbimiz şehidna, bunun şahidi de biziz. Dediler.



Bu diyalog iki şekilde anlaşılabilir.



1 – Sembolik ve simgesel olarak anlaşılabilir,



2 – Lafzi olarak, yani hakikaten böyle bir konuşma böyle bir diyalog geçmiştir şeklinde anlaşılabilir.



Bu ayeti lafzi olarak yorumlayan müfessirler, tek bir rivayete dayanırlar. Hemen tamamının dayandığı rivayette; Hz. Adem’in sulbünden, nesillerinin alınıp onlarla böyle bir sözleşme gerçekleştirildiği ifade edilir. Bu rivayet Hadis tekniği açısından hayli tartışılan bir rivayet. Ama ondan da öte eğer bu rivayetin bir de dirayet açısından, lafız açısından kritiğini yaparsak tartışma katmerleşir. Çünkü bu hadiseyi, bu diyalogu hakiki manada, lafsi manada alan tüm müfessirler bu rivayete dayanıyorlar, ama rivayet, Hz. Adem’in sulbünden söz ediyor. Oysaki burada Hz. Adem’den değil, Adem oğullarından söz ediliyor. Dolayısıyla biz anlıyoruz ki her Adem oğlunun sulbünden gelen nesilleri ile yapılmış doğal bir sözleşmeden söz ediliyor.



O halde biz bu ayetteki bu diyalogu hakiki manada anlamak yerine ayetin ruhuna da uygun olan mecazi bir ifade olduğu şeklinde anlamamız daha doğru olur diye düşünüyorum. Ki bu düşünce sadece bana ait değil, bir çok tesir sahibi de bu konuda böyle düşünmüşler ki başta İbn. Kesir, Mücahit, tabiin müfessirlerinden. Daha sonra gelen büyük müfessir İbn Kesir bu ayetin mecazi bir sözleşmeye dikkat çektiğini söylercesine fıtrata atıf yapıyor ve fıtratla ilgili ayetleri ve hadisleri alıyor. Onların başında;



..fıtratAllâhilletiy fetaren Nase aleyha.. (Rum/30)



Allah’ın, insanlığı üzerinde yarattığı temiz fıtrattan söz ayetten geliyor. Ve onun arkasına; O çok meşhur Hadis;



- Küllü mevlûdin Yu’ledu ala fıtratil İslam.



Her doğan, İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra onu annesi, babası, yakınları çevresi putperest yapar.



Fıtratına yabancılaştırır, kendisine yabancılaştırır, özüne yabancılaştırır, hakikate yabancılaştırır, Allah’a yabancılaştırır. Yani o pirüpak olan fıtratı daha sonra dış çevresel faktörler tahrif eder, tahrip eder. Ama asıl ve öz daima o temiz fıtrattır. 



Burada ayeti lafzi manada anlamak için biraz da ruh ve bedenin kesin ayırımına dayalı bir felsefeye dayanmak lazım. Oysa İslam tarihinde ruh ve beden ayırımına kesin ayırımına dayalı bir anlayış, ancak hicri 3. yüzyılda Yunan düşüncesinin, Yunan felsefesinin Arapçaya çevrilmesinden sonra yaygınlaştı. Ondan önce, özellikle Kur’an ın indiği neslin zihninde, tasavvurunda ruh ve ceset, ruh ve beden öyle birbirinden çok bağımsız birbirinden kesinkes ayrılmış şeyler olarak tasavvur edilmiyordu.



Onun içinde İslam tarihinde ki düşünsel zikzaklar takip edilerek hangi anlayışlar ne zaman yaygınlaşmış, hangi ayetlere hangi anlamlar hangi dönemlerin eseri olarak verilmeye başlanmış bunu çıkarmak mümkündür. Ve özellikle hermetik felsefenin dayandığı insani bakış açısı böyle bir keskin ayırıma dayanır. Onun için de hermetik felsefe girdikten sonra İslam düşüncesine nefis ile ilgili tüm ayetler, adeta insan benliğinden, insanın kendi varlığından bağımsız bir şeymiş gibi anlaşılmaya başlanmıştır ki bu da ilginç bir değişim örneğidir.



Bu ayette söylenen açık değerli Kur’an dostları. Bu ayette Allah’ın insana verdiği irade, akıl, vicdan. Fıtratın dili olarak vicdan, fıtratın beyni olarak akıl, fıtratın gücü olarak irade, aslında bir sözleşme anlamına geliyor. İnsanın Allah’la sözleşmesi. İnsan eğer fıtratını, yaratılıştan gelen bu fıtratını takip ederse hakikati bulur. İşte onun içindir ki İmam Cafer akla; İnsanın içindeki peygamber diyor. Eğer takip ederse, fıtratı takip ederse yine hakikati bulur. Onun içindir ki Allah’ın, müteal bir yaratıcının varlığını bilmek için ille de dışarıdan bir bilgiye ihtiyacı yoktur. Kendisi hakkındaki doğal bilgisi gibidir bu bilgi. Çünkü insanın kendisi hakkındaki bilgi, husuli değil, huduri bir bilgidir. Sonradan elde edilmiş bir bilgi değil, insanın özünde yerleşik olan bilgidir. Onun için hiçbir deli, deliyim diye yiyeceği ağzı yerine kulağına götürmez.



Aklı yoktur, delirmiştir. Tamam doğru ama yiyeceği ağzına götürür. Ateş yemez. İlginçtir. Neden, çünkü varlığı hakkındaki bilgi doğal bilgidir. Sonradan kazanılmamıştır. Kaybettiği aklıyla sonradan kazanılmış bilgileri aslında kaybetmiştir. Biz delirdi deyince aslında sonraki bilgilerini kaybetti anlamına gelirdi diyoruz. Yoksa doğal aklı duruyor. Kendisi hakkındaki bilgi duruyor. Onun için eline el gibi, ayağına ayak gibi bakar. Başını baş olarak görür. Tersine yürümeye çalışmaz, elleri üzerine yürümeye çalışmaz deli, ayakları üzerinde yürür. Çünkü bu bilgi huduri bir bilgidir.



Tıpkı bunun gibi bu varlığı, varlık alemini meydana getiren bir yüce var edicinin var olduğu hakkındaki bilgide huduri bir bilgidir özünde.



İşte fıtrat; Allah’ın insanın özünde yarattığı o temiz zemindir. Pırıl pırıl zemindir ve vicdan fıtratın dilidir. Fıtrat vicdan dili ile konuşur. Fıtrat bazen haykırır, bağırır İmdat diler. Bunu vicdan aracılığı ile yapar. Fıtrat bazen gıda ister. Canı bir şeyler ister fıtratın. Arzu eder. Peki fıtrat bütün bunları vicdan diliyle seslendirir ise eğer, ya vicdanının dilini duymayan insan fıtrata nasıl cevap verir.



İşte onun için küfür denmiştir. Küfür örtmektir. Kelime manası örtmek. Dolayısıyla vicdanın üzerinin örtülmesi sapmanın başlangıcıdır. İşte sapma böyle gerçekleşir. Onun için dalalet, sapıklığın her türü bir vicdan dan kopuştur. Doğadan kopuştur. İnsanın doğal olandan kopuşu, sapmanın işaretidir.



Peki bunun tersi de geçerli değil mi? İşte bu noktada o hakikati görüyoruz. Aslında tüm dinler, tüm vahiyler, tüm nebiler, resuller insanı bir yere çağırmıyor. İnsanı bir yerlere çağırmıyor. İnsanı çağırdığı yer, insanın kendisi. Din insanı özüne çağırıyor. Din insanı kendisine, fıtratına çağırıyor.



Bunu nerden anlıyoruz açıkça? İşte ayet;



ve eşhedehüm alâ enfüsihim onları kendi benliklerine şahit kıldık.



İnsan kendisine çağırıldığı içindir ki kendisinden başka şahit aranmıyor. Senin şahidin yine sensin deniliyor. Çünkü kendine çağırıldın. Bize gel demiyor kimse. Onun için İslam’a çağırmak, insanı kendine çağırmaktır. Kendine gel demektir. Kendine gel denilen her insan, Islama çağrılmıştır. O halde kendini unutan aslında İslam’dan çıkmıştır. Kendine karşı yabancılaşan, işte ıslama karşı da yabancılaşmıştır.



O sebeple eğer böyle anlarsak, dini böyle anlarsak, vahyi böyle anlarsak, insanı böyle anlarsak, Kur’an ın anlattığı gibi anlamış oluruz. Değilse, Kur’an ın anlatmadığı bir şey çıkarmış oluruz. Yine böyle anlarsak o zaman vahiyle insanı, o zaman fıtratla vahyi birbirinin parçası olarak görürüz. Birini sözlü fıtrat, diğerini insan şeklindeki ayet olarak görürüz. Birinin insanı ayete dönüştürülmüşünü, öbürünü ise insanın vahye dönüştürülmüşü biçiminde görürüz.



Onun için biri toprak olur, diğeri tohum. Birbiri ile buluşturup ekerseniz, işte orada iman biter. Cennet biter, muhabbet biter. Habbe olur, imanın hububatı olur, tohumu olur. Muhabbet olur. İnsan vahyi, muhabbet enerjisi gibi algılar ve vahiyden muhabbet üretir. Vahiy insanı yürüyen bir muhabbete dönüştürür. Müebbet olur o da cennet olur.



Onun için bu ayette geçen diyalog, gerçekte simgesel anlatımın ulaştığı harika bir örnek. Tıpkı Kur’an da ki



..fekale leha ve lil Ardı'tiya tav'an ev kerha* kaleta eteyna tai'ıyn; (Fussilet/11) Ayeti var ya;



Göklere ve yere biz emrettik ister razı olarak gelin, ister zorla gelin dedik, onlarda razı olarak geldik dediler.



Buradaki diyalog ne ise, işte buradaki fıtratla yapılan diyalogda ona benzer.



Yine Kur’an da emanet ayetinde;



İnna 'aradnel emanete ales Semavati vel Ardı vel cibali feebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamelehel İnsan… (Ahzap/72)



Biz emaneti göklere, yerlere, dağlara sunduk. Emanet bir çok şey olabilir ama bir şey kesinlikle olmak durumunda İrade, akıl ve irade. Yani aslında fıtrat diyebilirsiniz. Çünkü ben aklı, iradeyi, vicdanı; fıtratın farklı duyuları gibi algılıyorum. Fıtratın fakültesinin farklı duyuları gibi algılıyorum. O sebeple Fıtrat emanetini göklere, yerlere ve dağlara sunduk, onlar kaçındılar.



İşte buradaki sunuş ve kaçınış nasıl bir dille anlatılmışsa, buradaki insan fıtratının doğru, insan özünün hak olma gerçeği de işte aynı dille mecazi bir biçimde anlatılıyor.



İlginç değil mi, küfür dedim, vicdanın üzerini örtmektir. Örtünüz zaman sesini duyamaz olursunuz. Artık vicdan bağırsa çağırsa, imdat dilese artık ses duyulmaz olur. Vicdan, yönlendiremez olur sahibini. Vicdanını katletmiştir. Bu şu demektir. İşte sözleşmeye ihanet etmiştir, fıtrat sözleşmesine. Özüne yabancılaşmıştır, kendisine yabancılaşmıştır. Kendisine yabancılaşan Allah’a yabancılaşır. Eşyaya yabancılaşır. Kendisiyle barışık olmayan neyle barışık olabilir ki.



İşte burada ve Kur’an ın her tarafında bir kavram sık kullanılır. Tezekkür. Zikir. Hatırlatma demektir, hatırlama demektir. Neden hatırlama, bir şeyin hatırlanması söz konusu ise orada unutma söz konusudur. Unutulan bir şey vardır ki, hatırlanmak istenmekte, hatırlatılmaktadır. Nedir o unutulan, fıtrat, o öz. Onun için vahyin sıfatlarından biri de ez zikr, hatırlatmadır.



İnna nahnu nezzelnez Zikra.. (Hicr/9)



Biz, işte biz indirdik zikri. Yani hatırlatan vahyi. Onun için tüm vahiylerin sıfatıdır zikir. Kur’an ın değil yalnızca. Vahyin sıfatıdır. Tıpkı Furkan gibi.



O sebeple değerli dostlar. Unutan aynı zamanda fıtratına yabancılaşır. İnsan, nisyan demektir bir yerde. İnsan kelimesinin kökenlerinden biride o dur. Ünsiyet yakın olan anlamına geldiği gibi bu kombinezon içerisinde nisyan da insan kelimesi ile akrabadır. Unutmak..! Unutur insan, yu’rafu bi’n nisyan, El insan yu’rafu bi’n-nisyan. İnsan unutmakla bilinir. Unutmakla ma’ruf ve ma’lüldür. Neyi unutur? Doğasına yerleştirilmiş o fıtratı, doğasını, kendisini unutur yani.



İşte Allah’ın formatlamasıdır. İnsan formatlanmıştır. Formatında vardır inanç. Formatında vardır iman. Formatında vardır aşkın bir inanç. O sebeple yer yüzünün tüm çocukları Müslüman doğarlar. Ve yeryüzünün tüm çocukları din kardeşimizdir. Adı Hans olsa da, adı Mary olsa da, adı Margaret olsa da, yer yüzünün hangi tarafında bir çocuk görmüşseniz o sizin din kardeşinizdir. Ve yer yüzünde bir çocuk ölürse, bir Müslüman iki kez acı çeker. Bir insanlıkta eşi, iki dinde kardeşi olduğu için. Acısını çifte duyar. İşte bu yüzdendir. Bu yüzden her doğal olan sizin dininizin bir parçasıdır ve bu yüzdendir ki; insanlara, İslam’a gelin demek, kendinize gelin demekle eş anlamlıdır.

[Ek bilgi; ELESTÜ BİRABBÜKÜM HAKİKATİ



Kelime (Tümel Ruh) Allah’ın kendisine yerleştirdiği sır ve hikmetleri öğrenmiş, sonradan var olduğunu kavramış, zatını kuşatıcı bir bilgiyle tanımıştır. Bu bilgi onun için kendisiyle beslendiği ve hayatını sonsuza kadar sürdüğü bir gıda haline gelmiştir.

Bu en yüce tecelli de Hakk ona şöyle demiş;

- Benim senin nezdindeki ismim nedir? Ruh karşılık vermiş;

- Sen benim rabbimsin.

Böylece Hakkı ancak Rablik mertebesinde tanımış Kâdim Hakk uluhiyetiyle ayrılmıştır. Çünkü Hakkı bu  yönü ile ancak kendisi bilebilir. Allah ona şöyle demiştir;

- Sen benim merbûbum(Rabbin kulu) Ben senin rabbinim sana kendi isim ve sıfatlarımı verdim. Binaenaleyh seni gören kişi beni görmüş, sana itaat eden kişi bana itaat etmiş, seni bilen beni bilmiş seni bilmeyen ise beni de bilmemiştir.

Senden aşağıda bulunanların ulaşacağı son nokta, nefislerinin senin bilgine ulaşmalarıdır. Onların sana dair bilgilerinin zirvesi senin niteliğini değil sadece var olduğunu bilmektir. Benimle ilişkinde de sen böylesin.

Kendi nefsini bilmeyi aşamazsın kendinden başkasını göremezsin ve benim hakkımda ancak varlık bakımından bilgi elde edebilirsin. Bilgi bakımından beni kuşatmış olsaydın hiç kuşkusuz sen, ben. Ben ise kuşatılmış, dolayısıyla zatım senin zatın olurdu. Fakat böyle bir durumda zatın benin zatım olsaydı. İşte sana ilahi sırları gönderiyorum ve onlarla seni terbiye ediyorum. Sen onları kendinde yaratılmış olarak bulursun ve tanırsın.

Bunları sana nasıl  ulaştırdığımın bilgisinden seni perdeledim. Çünkü onu müşahadeyi taşımaya gücün yetmez. Şayet onu bilseydin mahiyet bir olurdu. Mahiyetin bir olması imkansızdır. Şu halde senin onu müşahede etmen imkansızdır. Bileşiğin mahiyeti, yalının mahiyetine döner mi. Hakikatlerin değişmesine4 yol yoktur.

Bilmelisin ki senin aşağında olan kimseler sana tabi olduğu gibi sen de bana tabisin. Dolayısıyla sen elbisemsin, sen benim örtümsün, sen benim perdemsin.

Bunun üzerine ruh Hakka şöyle der;

-Rabbim benim mülkümün olduğunu duydum.peki nerededir o mülk?

Bu soru üzerine Hakk; Ruh için nefsi kendisinden(ruhtan) ortaya çıkarmıştır. Nefis türeme yoluyla olan mefuldür. Ruh şöyle demiştir;

- Bu benim parçam, ben ise onun bütünüyüm. Tıpkı ben senden (Haktan) olduğum halde sen benden değilsin.

Hakk şöyle karşılık vermiş;

- Doğru söyledin ey ruhum.

Ruh şöyle demiş;- Rabbim senin vasıtan ile konuştum Kuşkusuz beni sen terbiye ettin yardım ve terbiye sırrını benden gizledin ve onun bilgisini sadece kendine ayırdın. Benim yardımımı da sahip olduğum mülkten (Nefs) perdele ki ben seni bilemediğim gibi o da beni bilemesin.

Bunun üzerine Hakk nefse kabul edicilik ve muhtaçlık niteliği yatarmış, aklı ise mukaddes ruha vezir yapmıştır. Sonra ruh nefse dönmüş ve şöyle demiştir;

- Ben kimim? Nefis cevap vermiş;

-Rabbimsin Hayatım sana bağlı olduğu gibi bekâmda sana bağlıdır.

(Fütuhat-ı Mekkiye C/1-S/322 İbn. Arabi)]



        "Hani Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden (menilerinden, genlerinden) kendi zürriyetlerini alıp; onları kendi nefslerine şahitlendirerek sordu: "Elestu BiRabbiküm = Rabbiniz değil miyim?", (onlar da) "KALU = dediler, BELA = evet, Şehidna = bilfiil şahidiz"... Kıyamet sürecinde, "Biz bundan kozalıydık (gâfildik)" demeyesiniz!" (7.A'raf: 172)
Âyetin esas vurgulamak istediği gerçeğin fark edilememesi yüzünden, bu âyetin anlamı saptırılarak; tamamen ilgisiz yorumlar ortaya atılmış; bunlar çeşitli asılsız hikâyelerle bezenmiş ve nihayet bugünkü asılsız genel kabule gelinmiştir!
        Özetleyelim bugünkü yanlış ve asılsız genel kabulü.
"Allâh, Dünya'ya gelecek ne kadar insan varsa, başka bir mekânda onların toplu hâlde ruhlarını yaratmış ve orada onlara sormuş; ben sizin Rabbiniz değil miyim? İnsanların ruhları da, güya orada cevap vermişler; evet sen bizim Rabbimizsin", diyerek. Sonra o ruhlar, oradan, teker teker Dünya'ya gelip, ana rahimlerinde oluşan bedenlere giriyorlar ve sonra da çıkıp tekrar o âleme gidiyorlar. Ve hatta bazı derin ve kapsamlı düşünce ve bilgi sahibi olmayan kişilere göre, tekâmül için tekrar Dünya'ya geliyorlar! Buna da yeniden Dünya'ya gelerek bir bedene girme anlamına "reenkarnasyon" diyorlar!"
Bu yanlış anlayışa dayalı olarak, "elest bezmi" isimli bir hikâye daha uyduruluyor. Güya o ruhlar âleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış, sevişenler burada da sevişirmiş, orada birbirinden hoşlanmayanlar, burada da birbirinden hoşlanmazlarmış!
Önce işin aslını özetleyelim, sonra da delillerimizi sıralayalım. Âyetin işaret ettiği anlam şudur Allâhu âlem;
"Allâh insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır" hükmü üzere, her insan henüz sperm hâlinde iken, kendisinde oluşan babasının geninden İslâm fıtratının programını alarak dünyaya gelir.
"Onların bellerinden zürriyetlerini alır" ifadesi genetik olarak intikâl eden İslâm fıtratının sperm hâlindeki varlığına işaret eder ve vurgular! Yani, sperm hâlindeyken insan -BELLERİNDEN ZÜRRİYET ALINDIĞINDA- fıtrat olarak Rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır.
Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin, ana rahminde 120. günde, özünden boyutsal bir şekilde gelen melekî etki ile, "RUH" adı verilen ve beyin tarafından üretilen dalgalardan oluşan, ölüm ötesi boyut bedenini üretmeye başlar!.. Ve ona, yani "ruh"a, tüm zihinsel fonksiyonların hâsılası, dalgalar (wave) şeklinde yüklenir! Yani, başka bir yerden gelip bedene giren bilinçli bir "ruh" olayı kesinlikle geçerli değildir!
Dünya öncesi yaşamda, bir yerlerdeki ruhlar âlemine dayanak gösterilmek istenen âyeti dikkatle düşünürsek, burada "Âdemoğullarının BELLERİNDEN" söz edildiğini fark ederiz. "BEL" olayı ruh boyutuna değil; içinde yer almakta olduğumuz Dünya boyutuna ait bir şeydir. "Bel suyu" menidir, spermin dünyasıdır!
Bu çok büyük yanlış anlamanın temelinde, "EZEL" kelimesinin "BOYUTSALLIK" ifade eden manada anlaşılmayıp, sanki mekânsal bir geçmiş olarak değerlendirilmesi yatmaktadır!
Bu konuda geniş bilgi, "Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU" isimli kitabımızda vardır. Ayrıca Elmalılı Hamdi Yazır'ın Kur'ân tefsiri olan "Hak Dini Kur'ân Dili" isimli tefsirinin 4.cildinin 2324.sayfasında bu yazdıklarımızın doğruluğunu teyit eden bilgileri bulabilirsiniz... Sayın Süleyman Ateş'in "Yüce Kurân'ın Çağdaş Tefsiri" isimli eserinin 3.cildinin 412.sayfasına da bakabilirsiniz.
İmam Gazâli, "Ravzatüt Talibin" isimli eserinde bu konuyla ilgili şöyle der:
"Çünkü Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem'in ruhu da anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi..."
Ruh dışarıdan gelip bedene giren bir şey değilse; çıktıktan sonra da yeniden başka bir bedene girmesi söz konusu olabilir mi? (AHMED HULÛSÎ)]

Devam ediyor B sayfasına geçiniz.
57. videoyu toplu olarak http://kurantefsir.wordpress.com/2011/08/25/islamoglu-tef-ders-araf-172-20657/ bulabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder