
“Euzübillahimineşşeytanirracim.”
“Bismillahirrahmanirrahim”
67 - Ve iz kale musa
li kavmihı innellahe ye'müruküm en tezbehu bekarah *kalu etettehızüna hüzüva
*kale euzü billahi en ekune minel cahilın
Hani Musa kavmine demişti ki:
"Allâh size, bir inek boğazlamanızı emrediyor..." Dediler: "Sen
bizimle alay mı ediyorsun?" Musa: "Cahillerden olmaktan hakikatim
olan Allâh'a sığınırım!" (A.Hulusi)
Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki Allah, size bir
bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da "Sen bizimle eğleniyor,
alay mı ediyorsun?" dediler. Musa da: "Böyle cahillerden biri
olmaktan Allah'a sığınırım." dedi.(elmalı)
Ve iz kale musa li
kavmihı innellahe ye'müruküm en tezbehu bekarah *kalu etettehızüna hüzüva *kale
euzü billahi en ekune minel cahilın Ey Yahudileşen İsrail oğulları,
hani hatırlayın bir zamanda Musa kavmine şöyle demişti.
Allah sizden bir inek kurban etmenizi emrediyor.
Onlar da sordular;
Bizimle dalga mı geçiyorsun dediler.
Musa cevap verdi;
Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.
Değerli dostlar bu ayet i kerime ile başlayan bir kıssa var. Bu sureye
ismini veren kıssa işte bu kıssadır. Bakara suresine bu kıssadan dolayı Bakara
denilmiştir.
Bakara; İnek anlamına gelir. Bu ineğin ne fonksiyon gördüğünü, niçin
sureye böyle bir isim verildiğini bu sureyi tefsir ettikten sonra siz de
kavrayacaksınız. Ama hemen şunu bu noktada belirteyim ki; Bu sureye böyle bir
ismin seçilmesi gayet isabetli bir seçim. Çünkü her toplumun vahyi insanlığa
taşıma görevi ile görevlendirilen her toplumun bir kutsal ineği olabilir. İşte
burada inek sembolü aslında kıyamete kadar vahyi insanlığa taşımakla yükümlü
olan ümmetleri bekleyen büyük bir tehdide ve tehlikeye işaret çekmektedir.
Dikkat çekmekte işaret etmektedir.
Burada anlatılan şey; Musa kavmine demişti ki; Allah size bir inek
kurban etmenizi emrediyor. Tabii ayetin tarihsel arka planını kısaca
hatırlayacak olursak, İsrail oğullarında bir cinayet gerçekleşti. Faili meçhul
bir cinayet. Bu cinayetin kimin eseri olduğu ortaya çıkmamıştı. Tevrat’ta geçen
bir hüküm vardı, o hükümde şu idi. Eğer bir yerde bir cinayet işlenir, maktul
bulunur, katil bulunmazsa, maktulün bulunduğu yere en yakın yerleşim
bölgesindeki insanlar toplanırlar, bir inek kurban ederler ve kurban edilen
ineğin üzerinde ellerini yıkarlar ve yemin ederler. O , bu işlemi yapan o
kimsenin bu cinayetle bir alakasının olmadığına delalet eder, Eğer bu işlemi
bir kimse yapmaktan kaçınırsa, onun katil olduğu ortaya çıkar. Değilse toplumsal
sorumluluktan böylece kurtulunmuş olurdu. Bu Allah’ın Musa AS. ın şeriatında
koyduğu bir hükümdü.
İşte böyle bir tarihsel arka planı göz önünde tutarak devam edelim.
Onlar peygamberleri Hz. Musa’nın Allah’tan getirdiği bu talimata şöyle cevap
veriyorlar. “Sen bizimle dalga mı
geçiyorsun.” Aslında bu tereddüt, bu
soru onların, Allah’ın maksadını anladıklarını gösteriyor. Yani niçin İnek
kesmekle emr olunduklarını fark etmişlerdi. Musa AS. da hemen şöyle cevap
veriyor. Allah adına size bir emri iletmekle görevlendirilmek bir peygamberin
işidir. Bir peygamberse kesinlikle böyle bir cahillik yapmaz. Yani bunun
altında şöyle bir anlam yatıyordu, Ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım,
Allah adına sizinle dalga geçmekten. Allah emretmediği halde, size Allah
emrediyor demekten Allah’a sığınırım. Çünkü bunu Allah’ı tanımayan biri
yapabilir. Bir peygamber, Allah’ı tanıyan bir peygamber kesinlikle böyle bir
cahillik yapmaz. Dediler;
[Ek bilgi; İsrail oğullarından
zengin bir adam vardı. Bu adamın genç bir oğlu vardı. Amcasının iki oğlu veya
amcasının oğulları bu çocuğu öldürdüler, ki babasının mirasına konsunlar.
Çocuğun cesedini İsrail oğullarının boyları arasındaki yolun üzerine
bıraktılar. Bunun üzerine İsrail oğulları çocuğun öldürülmesi hususunda birbirlerini
suçlayıp atışmaya başladılar. Derken, bir sığırın boğazlanmasına, boğazlanan
sığırın etinden bir parçanın çocuğun cesedine sürülmesine, dolayısıyla dirilip
katilinin kim olduğunu söylemesine ilişkin emir varit oldu. Bu genç, irfan ve
hikmet mallarına sahip zengin ruhun oğlu konumundaki kalptir. Onun öldürülmesi,
gerçek hayatını sürdürmesine engel olunması, hayatının kaynağı olan gerçek
aşkın içinden sökülüp alınması ve şehvet ve gazap kuvvetlerinin ona egemen
kılınması anlamındadır.
Sığırdan maksat, hayvani
nefistir. Bu hayvani nefsin boğazlanması ise, hevasının, tutkulu arzularının
ezilmesidir. Çünkü heva ve heves nefsin hayatıdır. Yani riyazet bıçağının
ağzıyla nefsi kesmek, diğer bir ifadeyle onu kendine özgü fiillerini ifa
etmekten alıkoymaktır.(İbn. Arabi-Te’vilat)]
68 - Kalüd'u lena
rabbeke yübeyyil lena ma hı *kale innehu yekulü inneha bekarütl la fariduv ve
la bikr * avanüm beyne zalik * fef'alu ma tü'merun
Dediler: "Bizim için Rabbine
yönel de bildirsin nasıl bir şey (kesmemizi) istiyor?" "Kesinlikle O diyor ki, o ne yaşlı ne de çok genç,
ikisi arası bir inektir..." Hadi emredileni uygulayın.(A.Hulusi)
Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, her ne ise onu bize
açıklasın." dediler. Musa, "Rabbim buyuruyor ki, o ne pek yaşlı, ne
de pek taze, ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emr olunduğunuz işi
yapınız." dedi.(Elmalı)
Kalüd'u lena rabbeke
yübeyyil lena ma hı Rabbine
bizim için yalvar da o ineğin niteliğini bize bildirsin. Dediler. Kale
Musa cevap verdi; innehu yekulü inneha bekarütl la fariduv ve la bikr. O diyor
ki; Hiç şüpheniz olmasın ki kesmenizi emrettiği o inek ne çok genç ve toy, ne
de çok yaşlı olmalı. avanüm beyne zalik Bu ikisinin arasında olmalı. fef'alu ma tü'merun
Haydi şimdi emr olunduğunuz şeyi hemen yapıverin.
Onlar bu emri aldıkları halde yine emri yerine getirmediler. Bu sefer
yine işi yokuşa sürdüler ve gündem değiştirmek için yine soru sormaya devam
ettiler.
69 - Kalüdu lena
rabbeke yübeyyil lena ma levnüha *kale innehu yekulü inneha bekaratün safraü
fakıul levnüha tesürrün nazırın
(Aldıkları
cevapla tatmin olmayıp daha gereksiz detaya indiler) dediler: "Rabbine yönel de bize ne renk olduğunu bildirsin!"
"Kesinlikle O diyor ki, o (kesecekleri) sapsarı parlak renkli
bir inektir ki, bakanlara zevk verir." (A.Hulusi)
Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu
bize açıklasın." dediler. Musa, "Rabbim buyuruyor ki, o, bakanlara
sürur veren, sapsarı bir sığırdır." dedi. (Elmalı)
Dediler ki; Ey Musa, Rabbine yalvar da bizim için onun renginin ne
olacağını bize haber versin. kale innehu yekulü inneha bekaratün safraü fakıul levnüha
tesürrün nazırın Musa da cevap verdi. Dedi ki; Rabbim diyor ki;
Kurban etmeniz gereken o inek bakanın gözünü alacak kadar canlı, sapsarı bir
inek olmalı.
Tabii burada bir kinaye var. O da
tesürrün
nazırın bakanın içinin geçeceği bir canlılıkta Tesurru, bakana sürür
veren, sevinç veren demek. Demek ki aslında onlar belli bir ineğin
kastedildiğini anladılar. O inek neydi? Yahudilerin, firavunun zulmünden
kurtulup ta selamete çıktıklarında, Allah’a şükredecekleri yere, Hz. Musa’nın
vahiy almaya Tur’a gidince hemen aralarındaki bir sanatkarın çıkıp, Samiri
isimli bir sanatkarın, boyunlarındaki ve kollarındaki altın takıları toplayıp,
onları eritip, öteden beri düşmanları olan firavun ve Mısır halkının taptığı
Tot’o tanrısına, yani inek tanrısına benzer bir put yapıp tapmaları idi.
Allah onlardan düşmanlarının tanrısını kesmelerini emrediyor. Onlar
bedenlerini özgürlükten kurtarmışlardı ama, ruhlarını kurtaramamışlardı. İşte
aslında bu hadise sembolik bir biçimde asıl siz ruhunuzu özgür kılın demektir.
Onun için onlara kesmeleri emredilen inek, yüreklerinde taht kuran o inekti.
Hani Kur’an da buyruluyor ya
ve üşribu fı
kulubihimül ıcle (Bakara/93)
İnek yavrusunun sevgisi gönüllerine içirilmişti. Düşünebiliyor musunuz, bir
şeyin sevgisinin yüreğe içirilmesini, Aynen anlamı bu ayetin. İşte onlar
gönüllerinde taht kuran bu putu Allah yıkmalarını istiyordu.
70 - Kalüd'u lena
rabbeke yübeyyil lena ma hiye innel bekara teşabehe aleyna* ve inna in şaellahü
le mühtedun
(Üstelediler) dediler: "Rabbine
yönel de açıklasın bize nasıl bir inek kesmemizi istiyor; zira bu tarife benzer
çok inek var? İnşâAllâh biz tam istenilen ineği buluruz"... (A.Hulusi)
Onlar, "Bizim için Rabbine
dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü o bize biraz karışık geldi, bununla
beraber Allah dilerse onu elbette buluruz." dediler. (Elmalı)
Kalüd'u lena rabbeke yübeyyil lena ma hiye Yine soru sormaya yine emri savsaklamaya
devam ettiler. Yani Allah’ın emrini yerine getirecekleri yerde, yine gündem
değiştirmeyi seçtiler. Tercih ettiler. Ya dediler ki Rabbine bizim için yalvar
da onun niceliğini bize söylesin. innel bekara teşabehe aleyna Bize göre tüm
inekler birbirine benzer. Dediler. ve inna in şaellahü le mühtedun eğer Allah bize
onun niceliğini haber verirse inşallah o ineği biz bulabiliriz. Bulup bu emri
yerine getirebiliriz. Dediler.
Tabii burada üç kez emir olduğu halde, üç
kez dönüp dönüp işi savsaklamak istemelerinin temelinde, işin hakikatini
verilen mesajı algıladıkları halde gündem değiştirmek isteyişlerini gösterir.
Devamını okuyalım ve bu Yahudileşme hastalığını işleyelim.
71 - Kale innehu
yekulü inneha bekaratül la zelulün tüsırul erda ve la teskıl hars* müsellemetül
laşiyete fıha* kalül ane ci'te bil hakk* fe zebehuha ve ma kadu yef'alun
O diyor ki: "Muhakkak ki o
inek boyunduruğa bağlanmamış, toprak sürmemiş, ekini sulamamış, serbest
bırakılmış dolaşan, alacası olmayan biri!" Dediler: "İşte şimdi Hak
olarak ortaya koydun isteneni." İşte bundan sonra (güçlükle bulup o vasıftaki tek ineği) boğazladılar... (Ancak çok bedel ödediler o özellikteki tek inek için.) Neredeyse başaramayacaklardı! (A.Hulusi)
Musa, "Rabbim buyuruyor ki
o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç
alacası olmayan bir sığırdır". Onlar da: "İşte tam şimdi gerçeği
ortaya koydun." dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı
yapmayacaklardı. (Elmalı)
Kale, cevap
verdi Musa,
innehu yekulü inneha bekaratül la zelulün tüsırul erda ve la teskıl hars
O diyor ki; O kurban etmekle emr olunduğunuz inek, toprak sürmek, çifte
koşulmak için boyunduruğa girmemiş olmalı. Yine yeri sulamak içinde boyunduruğa
girmemiş olmalı. Yani o inek serbest bir inek olmalı. Ne çift sürmüş olmalı, ne
de arazi sulamış olmalı. Müsellemetül tamamen salma ve seyit bir inek
olmalı. laşiyete
fıha yani alacasız ve kusursuz olmalı aynı zamanda.
Tabii olay tüm çıplaklığı ile aydınlandı
çünkü bu tanımlanan inek, tam da o taptıkları inek. Onun için kalül ane ci'te
bil hakk hah şimdi gerçeği doğruyu bildirdin dediler. Bunu diyenler
illa ineğe tapan, daha doğrusu bendeniz kaynaklardan çıkardığım kadarıyla
İsrail oğullarının bizim bildiğimiz manada ineğe taptıklarını sanmıyorum. İneğe
saygı duruşunda bulunuyorlardı. İneğe saygı gösteriyorlardı. Yoksa secde
etmiyorlardı. Yani Rab, büyük Rab olan Yahuvaya, İsrail’in Allah’ı diye
bildikleri Yahuvaya inandıkları ve ibadet ettikleri gibi ineğe inanmıyorlardı.
Bu kadar akılsız değillerdi. Ya ne yapıyorlardı? Ona saygı duyuyorlardı. Ona
hürmet gösteriyorlardı. Onu kutsuyorlardı.
İşte Allah bunu ineğe tapmak olarak
adlandırıyor. Zaten Kur’an ın hiçbir tarafında ineğe tapıyorlardı biçiminde
değil, daima ce a le fiiliyle gelir. Yani ineği tanrı edindiler değil, ineği
peydahladılar biçiminde gelir. Bu şekilde, bu formda gelmesi de gösteriyor ki;
Bizatihi bir tapma değil, Dolaylı bir tapma. İşte saygı göstermeyi yani Allah’a
gösterilecek saygıyı kula göstermeyi, ya da herhangi bir varlığa göstermeyi,
herhangi bir taşa, ineğe, ağaca, veya soyut ya da somut varlıklara göstermeyi
Allah kendisine hakaret ve şirk olarak adlandırıyor.
Onun için bu cevabı; kalül ane ci'te bil hakk işte şimdi
gerçeği söyledin hakkı bildirdin cevabını verenler ineğe saygı duruşunda
bulunanlar olmayabilir. Aksine onların içinde çok az da olsa bu sapıklığı fark
edip buna karşı çıkan ve onlara karışmayıp dışarıda duran bir avuç insan
olabilir. Yani Hah..! şimdi ey Musa bunların yaptığı bu terbiyesizliği, bu
şirki ortaya çıkardın. Zaten biz de bunu arzuluyorduk. Dercesine, şimdi gerçeği
bildirdin diyenlerin ineğe saygı duruşunda bulunanlar değil, bir avuç onlar
dışında ki samimi müminler de olabilir.
fe zebehuha Hemen
ne yaptılar? Onu tutup kurban ediverdiler. ve ma kadu yef'alun neredeyse yapamayacaklardı.
Evet dostlar biraz önce de söylediğim gibi
bu kıssa sureye adını veren kıssadır. Bu kıssanın bize vermek istediği bir ders
olmasaydı, uzun insanlık destanından Rabbimiz seçip de Kur’an a onu
yerleştirmezdi. Çünkü bu Kur’an sadece İsrail oğullarına inen bir kitap değildi
ki, İnsanlığın alacağı bir ders vardı bu kıssada. Onun içinde insan kendini bu
kıssada nereye yerleştiriyor bunu iyi
tespit etmelidir.
Şimdi bu kıssanın bizim için ne anlama
geldiğini bulmak zorundayız. Çünkü Kur’an hiçbir tarihsel olayı hikaye olsun,
masal olsun, tarihten bilgi olsun diye aktarmaz. Peki bu olay Kur’an da niçin
yer aldı? Ve hatta Kur’an ın en uzun surelerinden biri olan Bakaranın ismi
olarak niçin yarattı. Bu çok önemli. Çünkü bir şeyin ismi, onun en önemli
özelliğini yansıtır. Adeta bakara suresinin yüzüdür bu kıssa.. Yüzü. Çünkü
kişinin yüzü karakterini yansıtır. İşte bu kıssa da bakara suresini bir insan
biçiminde canlandırır, onun yüzüdür. Bakara suresinin karakteri bu kıssa da
canlanır. Onun için bu kıssayı biz hangi dersi alırız diye okumak ve anlamak,
algılamak zorundayız.
Burada verilen şey şudur. Gereksiz
ayrıntılara dalarak asıl hedefi unutmak. Öncelikle bu kıssanın bize vermek
istediği birinci hisse budur.
Onlar ayrıntı istediler. Oysa ki tüm
müfessirlerin naklettiği haberler de şöyle bir not yer alır. Eğer ilk emirde
herhangi bir ineği kesselerdi emri yerine getirmiş olacaklardı. Ama ayrıntı
istedikçe işlerini zorlaştırdıklar. Öyle zorlaştırdılar ki ayette ifade
edildiği gibi ve
ma kadu yef'alun neredeyse bu işi
yapamayacaklardı. Kendi elleriyle kendi işlerini zorlaştırdılar. Yani dinini
zorlaştırmak işte buna denir. Onun için Peygamberimiz Yessirû velâ tu'assirû Kolaylaştırın güçleştirmeyin. bessirû velâ tuneffirû Müjdeleyin
muştulayın nefret ettirmeyin. Ve bu nokta da aynen buna benzer yaşanmış bir
hadiseyi anlatmak istiyorum asrı saadetten.
Peygamberimiz hac farizasını müminlere
aktarıyor. Allah’n emri olarak.Bunlardan bir kişi kalkıyor ve soruyor. Yani her
yıl mı farz ya resulallah. Peygamberimiz kızıyorlar. Renkleri atıyor, Eğer evet
desem her yıl vacip olur. Ve arkasından da benim size söylediğimle baş başa
bırakın. Sizden evvelki kitap verilenler, peygamberlerine çok soru sordukları,
lüzumsuz ayrıntılara daldıkları ve peygamberlerinin verdiği haberler üzerinde
tartışma yaptıkları için helak oldular.
İşte bugün bu anlayışımızın geldiği nokta da
ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Din öylesine ayrıntıya boğuldu ki Allah’ın
insana tanıdığı manevra alanları kaldırıldı. Oysa Allah’ın sustuğu, Kur’an ın
sustuğu yerlerde aslında Allah’ın doldurduğu boşluklardır. Niçin? O boşlukları
ey insanlar bir rahmet olarak size bıraktım. Çünkü bu din evrensel bir din,
kıyamete kadar geçerli olacak insanlığın değişmez değerleri elbette ki insana
manevra alanı bırakmalıydı. Çünkü insana iradeyi veren, özgür iradeyi veren de
Allah değil mi? Verdiği iradenin hareket edeceği manevra alanı kalmazsa insan
iradeyi netsin. Ne işe yarar irade. İradeyi verecek ama hareket alanı
vermeyecek, o iradeni kullanacak alan bırakmayacaksa o iradenin işlevi ne
olacaktı.
İşte öncekiler içtihat yaptılar. O manevra
alanında içtihat yaptılar. İnsana bırakılan o manevra alanı var ya, o alanı
doldurdular ve içtihat yaptılar. Haklı idiler. Doğru bir şey yaptılar. Allah’ta
onu istiyordu insandan. O manevra alanında aklını kullanan Allah’ın emrini
yerine getirmiş oluyordu aynı zamanda. Ama daha sonrakiler ne yaptılar? O
yapılmış içtihatları sanki hiç değişmezmiş gibi hiç dokunmadan şerh ettiler.
Zeyl yaptılar. Sabitleştirdiler, kemikleştirdiler, katılaştırdılar. Dondurdular
ve daha sonraki insanlara dönecek hiçbir manevra alanı bırakmadılar. Ki aklını
kullanabilsin diye. Dolayısıyla bu nokta da her şey daha önce düşünülmüş,
konuşulmuş, yapılmış bitmiş. Anlamına geldi.
Gerçekte öylemi? Din böyle mi söylüyor.
Hayır öncekilerin hareket ettiği o manevra alanı sonrakiler içinde aynen
geçerli. O manevra alanı sonrakiler için de vardı. Ama biz aynen İsrail
oğulları gibi kazuistik yöntem. Fıkıhta kazuistik yöntem diyoruz biz buna
meseleci fıkıh. Yani ayrıntıya girdi, gereksiz ayrıntıya ve tüm manevra
alanlarını doldurdu. Artık insan kıprayamaz hale geldi. Ağıp dönemez hale
geldi. İşte bu noktada Din bir kapı. Ne demek bir kapı? Bin kapı iken bir duvar
haline geldi. Oysaki din insanı sıkıştığı köşeden kurtaran kapı idi. Lakin
böyle bir anlayışta din, insanı köşeye sıkıştıran din, bir duvar haline geldi.
Onun için din hala bin kapıdır. Hayatın köşeye sıkıştırdığı insanı Din o
köşeden kurtarır ve selamete çıkarır. Hala öyledir. İşte birinci verdiği ders
budur.
Bir başka ders nedir, bu kıssanın verdiği
bir başka hisse? O da gündem değiştirmek. Onlar gündemi değiştirdiler. Ne
yaptılar?Allah bir inek kesmelerini istiyor, ama onlar hala rengi ne olsun,
içeriği ne olsun, mahiyeti ne olsun, cinsi ne olsun vs. Yani yapmamakta
direniyorlar, gündem değiştiriyorlar. Bu günde gündem değiştirme bir
Yahudileşme alameti olarak bizi bekleyen en büyük tehlike olarak önümüzde
duruyor.
Gerçekten bakıyorum hakiki gündemlerimiz var
bizim. Bir müminin, bir insanın daha doğrusu, en değişmeyen gündemi ebedi
saadeti değil midir? Ölüm değil mi? Ölüm temel gündemlerden biri değil mi?
Ahiret, ebedi istikbal hiç değişmeyen gündem değil mi? Öyledir. Kur’an öyle
diyor. En azından ne be un azim. Müthiş haber diyor. Kur’an ın
manşeti bu. Manşet atmış ne be un azim büyük olay İza veka'atilvaki'atu. Bakınız,
Vakıa suresinin ilk ayeti; Olay olduğu zaman, büyük olay koptuğu zaman. Kur’an
ın manşeti bu. Ama sizin gündemlerinizde bakıyorsunuz; Büyük olay, şok haber.
Ne? Hiçbir şey yok, ertesi gün unutulacak bir şey. Sizin şok haberinizle Kur’an
ın şok haberi farklı . Hayatınızın değişmez gündemini yalancı gündemlerle
kapatmışsınız. Yani bu fiili bir küfür oluyor. Küfür örtmek demektir. Hakiki
gündemi sahte gündemlerle örtüyorsunuz.
İşte gündem değişikliği. Oysa ki onlar maksadı iyi anladılar.
Yüreklerine içirilen o buzağı o inek sevgisini, daha doğrusu kendilerini
köleleştiren o sevgiyi yok etmek istiyordu. Aslında Allah’ın onlara emri
gerçekte şu idi, Bedeniniz hürriyete kavuştu, yüreğiniz hala köle, ineğinizi de
özgürlüğe kavuşturun. Ama onlar ne yaptılar? İşi ineğe döktüler. Bakın,
özgürlüğe değil. İşte budur gündem değiştirmek. Böyle yaptığınız da aynen
Yahudileşen İsrail oğulları gibi Yahudileşirsiniz. Bu ümmeti bekleyen en büyük
tehlikelerinden biri de budur ve biz bu hatayı çok sık yapıyor gibiyiz.
Biliyorsunuz İslam şeriatının üzerinde
yükseldiği üç ana temel vardır. Hemen fırsat gelmişken Başlıklar halinde onu
söyleyeyim;
1 – Birincisi adem ül harac dır. Tüm
şeriatların maksadıdır bu üç ilke. Tüm semavi şeriatların. Birincisi adem ül
harac, Nedir? Zorluğun yokluğu. Çünkü evrensel ilkelerdir İslam. Değişmez
değerlerdir. Ve İslam’ın getirdiği değerler insanın mutluluğu içindir. Allah’ın
buna ihtiyacı yok ki..! İnsanın ihtiyacı var. Bundan menfaat görecek olan
insandır. Onun için insanın mutluluğu esastır. İnsan merkezli bir mahlukat o
sebeple. O sebeple birincisi dedim adem ül harac, zorluğun yokluğu.
2 – Şeriatların ikinci maksadı Taklilik,
tekalik. Yani mükellefiyetlerin mümkün olduğu kadar öz ve az olmasıdır. Bu ne
demektir. Hayatta manevra alanının da fazla olması. Allah’ın insana tanıdığı,
iradesini kullanacağı alanının gayet geniş olması.
3 – Üçüncüsü ise Et teberruç, fid teşvik.
Yani uygulamada değişmez ilahi sistemi, nizamı, öğretiyi hayata aktarmada
basamak basamak hareket etmek. Kademe kademe hareket etmek. Bu üç kural tüm
ilahi hukukların, şeriatların temelidir.
[Ek
bilgi; Bu olayla ilgili olarak şöyle bir kıssa anlatılır: İsrail oğullarından
yaşlı bir adamın bu evsafta bir buzağısı dünyaya geldi. Yaşlı adamın küçük bir
oğlu vardı. Buzağıyı alıp çocuğun yaşlı anasının yanına götürdü ve “buzağı şu
çocuğundur. Onu meraya sal. Bakarsın çocuk buluğ çağına erince, işine yarar.”
dedi. Bu olay meydana gelip İsrailoğulları kırk sene boyunca bu evsafta bir
sığır aramak durumunda kalınca, kadın gelişmeleri haber aldı ve oğluna
babasının tavsiyesini hatırlattı. Çocuk artık büyümüş, gelişmişti. Çocuk meraya
giderek sığırı bulup getirdi. İsrail oğulları, sığırı satın almak için onunla
pazarlık ettiler. Yaşlı kadın sığırı satmasına engel oldu. Sonunda bir tulum
dolusu altınla sığırı satın aldılar.” Yaşlı adam ruhtur. Koca karı cismani
tabiattır. Yaşlı adamın küçük oğlu, ruhun ürünü olan akıldır. Öldürülmüş genç
kalptir. (İbn. Arabi- Te’vilat)]
[Ek bilgi; Âyetlerin afaki (dış)
anlamlarını enfusü (iç) anlamlarına götürerek anlayabiliriz. Bunun için de,
Âyetlerin muhatabı olarak kendimizi ortaya koymalıyız. Bakara adlı hayvan
afakta değil de enfüste bakılıp aranınca kastedilenin bizim kendi hayvani
varlığımız olduğunu görürüz. Hakk bize hayvani varlığımız olan nefs-i
emmâremizi ve nefsi levvâmemizi boğazlamamızı emr etmektedir.
Demek ki aranılan hayvan
uzakta değil de bizzat bizdeymiş. Fakat Hz. Mûsâ`nın kavmi kendi mertebelerinin
gereği bunu anlayamamıştır. Onlar bu hikmeti anlamadıklarını hemen ilk Âyette
Hz. Mûsâ`ya karşı çıkarak göstermişlerdir. Hani Hz. Mûsâ (a.s)’a şöyle
demişlerdi:
“Bizi eğlence yerine mi
koyuyorsun? ”Eğlence yerine konulduklarını düşündüler. Oysa kendilerine emr
edilenin kendi hayvanları olan
nefislerine boyun eğmeyi terk etmek demek olduğunu anlamış olsalardı
Hakk`ın kendilerine ne büyük bir ihsanda bulunduğunu görmüş olacaklardı. Onlar,
kendilerini felâha kavuştaracak olan bâtıni mânâyı görememişler ve zâhirde
kalmada ayak diretmişlerdir. Sordukları sorular ortada dönen meselenin hangi
mesele olduğunu anlayamadıklarının açık kanıtıdır. Belki de anlasalardı bu emri
çok ağır bir emir zannedecekler ve korkup Hz. Mûsâ (a.s)`ı bırakıp
kaçacaklardı. Necdet Ardıç)]
72 - Ve iz kateltüm
nefsen feddara'tüm fıha* vallahü muhricüm ma küntüm tektümun
Hani siz birini öldürmüştünüz de,
onun hakkında tartışıp birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allâh sakladığınızı açığa
çıkarandır! (A.Hulusi)
Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun
hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, halbuki Allah,
saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı.(Elmalı)
Ve iz kateltüm
nefsen feddara'tüm fıha Hani
yine hatırlayın. Siz bir canı öldürmüştünüz. Bir adamı öldürmüştünüz ve onun
üzerinde de başlamıştınız tartışmaya. Suçu birbirinize atmıştınız. vallahü muhricüm ma
küntüm tektümun Allah sizin içinizde sakladığınızı açığa çıkarandır.
Bilen ve açığa vurandır.
Olay, aslında önce olmuş bir olay, konunun akışı, daha doğrusu
Rabbimizin bize vermek istediği hisse gereği arkaya atılıyor. Çünkü
dikkatimizin çekildiği nokta öne alınmış. O nokta nedir? Herkes çok
affedersiniz yüreğindeki ineğe dikkat etsin. O noktayı Allah öne almış. Oysa ki
bu inek kesmenin sebebi daha sonra geldi. Şimdi geldi. Onun sebebi 72. Ayet.
Hani bir zaman bir adamı öldürmüş ve suçu da birbirinizin üzerine atmıştınız.
Allah sakladığınız şeyi açığa çıkardı. Burada söylenen şey açık
73 - Fe kulnadribuhü
bi ba'dıha* kezalike yuhyillahül mevta ve yürıküm ayatihı lealleküm ta'kılun
"Onun (boğazlanan ineğin) bir parçasıyla (özünüzdeki ilâhî kuvveyi
kullanarak) vurun (öldürülene)!" dedik. İşte
böylece hayata kavuşturur ölüyü... Size böylece (varlığınızdaki kuvvenin) işaretlerini gösterir, tâ ki aklınızı kullanın (değerlendirin). (A.Hulusi)
İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye
vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir,
belki aklınızı başınıza toplarsınız. (Emalı)
Fe kulnadribuhü bi
ba'dıha Biz dedik ki,
emrettik ki onun bazı aydınlanmamış olayları, bir tip faili mechul
cinayetlerden bazılarını işte buna yani bu gibi bir hadiseyi, bu
aydınlatılmamış faili mechul cinayetlere kıyaslayın. Öyle yapın. kezalike
yuhyillahül mevta İşte Allah ölüyü böyle diriltir. ve yürıküm ayatihı
lealleküm ta'kılun Ayetleri de size böyle gösterir ki üzerinde
düşünür, kafanızı kullanırsınız.
Burada genel geçer eldeki meallerden farklı
meal verdik. Bu farklılığı bendeniz merhum müfessir Reşit Rıza’ya borçluyum.
Çünkü genelde klasik müfessirler de olmak üzere bu ayete; Rivayet edilen bir
takım hikayelerden yola çıkarak şöyle mana verirler.
İneğin bir kısmını kesilen kurbanın bir
kısmını alın, Onu öldürülen adama vurun, o da dirilsin, konuşsun. Çünkü böyle
bir rivayet nakledilir. Öteden beri İsrailiyatta. Ancak gariptir
peygamberimizden böyle bir rivayet yok. Sahabeden de böyle bir rivayet yok.
Yine gariptir Tevrat’tan da böyle bir rivayet yok. Peki nereden çıkmış
diyecekseniz, dediği gibi Yahudilerin mitolojisinden çıkmış bir rivayete göre
bu ayet dizayn edilmiş. Öyle anlaşılıyor.
Oysaki;
Fe kulnadribuhü bi ba'dıha Bu gibi faili mechul cinayetlerden
bazılarını işte buna kıyaslayın demektir. Çünkü darabe fiili Kur’an da o kadar çok
manaya gelir ki; Daraballahu meselen. Darabe vurmak anlamına gelir. Ancak Allah
misal verdi burada. Allah şu misali verdi.
Yine Kur’an ın bir başka yerinde yeryüzünde ticaret için sefere çıkmaya
denir. Hatta mudarebe denir mesela. Bu mudarebe nedir; Kar, para, sermaye bir
taraftan, emek bir taraftan olan ticari sözleşmeye mudarebe denir. Yine Darb
kökünden gelir.
Ve yine kovmak çıkarmak, boşamak, bırakmak manalarına gelir. Yani Kur’an
da darb bir çok anlama kullanılır. Kullanıldığı anlamlardan biri de
kıyaslamaktır. Buna kıyaslayın faili meçhul cinayetleri. Bunun en büyük delili
de adribuhü
daki “h” zamiridir. “h” zamiri eğer nefse gitseydi. Yani öldürülen o adama
gitseydi nefis Arap dilinde müennes, manevidir. Yani dişildir. Manevi dişildir.
Dişil bir kelimedir. Onun için darabuha olması lazım.
O sebeple Burada bendeniz Merhum Reşit Rıza’nın da tefsirine de dayanarak
ve Tevrat’ta anlatılan İsrail oğulları için konulmuş o kuralı da temel alarak,
neydi o kural; Faili meçhul bir cinayet olduğu zaman Tevrat’taki kural o
cinayette bulunan en yakın yerleşim bölgesinde ki tüm insanlar kurban edilen
ineğin üzerinde ellerini yıkıyorlar ve yemin ediyorlar. Bu cinayetle bir
ilgimiz yok diye. İşte böylece toplumsal sorumluluk kalkmış oluyor. Böylece o
insanlar eğer katil aralarında ise çıkarmış oluyorlardı. Onun için bendeniz
buradaki manayı; İşte böyle faili meçhul cinayetleri buna kıyas edin. Böylece
ortaya çıkarın manasında verdim.
kezalike yuhyillahül
mevta yı nasıl anlamalıyız.
Bu gayet açık. Ölüyü diriltmek Kur’an ı kerimde ve men ahyâhâ fe ke ennemâ ahyen nâse cemîa (Maide/32) ayetinde olduğu gibi. Bir insanı öldüren tüm
insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten tüm insanlığı diriltmiş gibi olur. Bir
insanı diriltmekten kasıt; ölü bir insanı dirilten değil, öldürmeyen, onun
hayatına dokunmayan, onun yaşamına dokunmayan demektir.
Yine Kur’an da Ve leküm fil kısası hayatü (bakara/179)
kısasta sizin için hayat vardır. Niçin? Bir insanın ölümüne engel olduğu için,
yani ölüme engel olmak Kur’an da ölüyü diriltmek anlamına da kullanılır. Onun
için bu da o anlamı bütünlüyor.
(EK BİLGİ İLGİNÇ BİR ARAŞTIRMA
Şimdi aşağıdaki meali internette bulunanlar 30-40
mealin olduğu sitelere girip hem Arapçasını hem de Türkçe anlamı ve meali ile
birlikte karşılaştırabilirler. Sizler de ellerinizdeki Kur’an mealleri ile
karşılaştırarak anlatacağımız bu 7 ayeti herhangi bir sayı ya da ebced olmadan
yani herhangi bir sayı ile karşılaştırmadan ve ne Arapça anlamına nede Türkçe
mealinde değişiklik yapmadan sadece aşağıda (PARANTEZ) içine aldığımız iki
ANAHTAR kelimeyi çevirerek yukarıdan aşağı aynen kelime dizgisini bozmadan
herhangi bir Arapçasında da değişiklik yapmadan yukarıdan aşağı okuyup
bitirdiğimiz anda İNSAN BEYNİNDEKİ BİR HORMON’ a ulaşacağız.
Şırıngadaki ilacı da merak ettiğinize eminim =
oksitosin hormonu. İnsan beyninin hipofiz bezinde yer alan bir hormon.
Gökyüzünün tek memeli hayvanı olan yarasayı esneten ilaç = insan beynindeki bir
hormon. Bu sizce tesadüf mü? Yoksa Allah’ın gizemli yollarında birimi?
Şimdi Bakara 67-73 ü bu anlamları ile meallendirelim
Bismillahirrahmanirrahim
67. Musa, kavmine: Allah
bir inek esnetmenizi emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı ediyorsun? (inek
esner mi)demişlerdi. Musa da: Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, demişti.
(vahyi bildiren peygamber yalan mı söyler)
68. “Bizim adımıza Rabbine
dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın” dediler. Musa: Allah diyor ki: “O, ne
yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek.” Size emredileni hemen yapın, dedi.
69. Bu defa: Bizim için
Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın, dediler. “O diyor ki: Sarı renkli,
parlak tüylü, bakanların içini açan bir inektir” dedi. (Bu tarifte inek vardı
ama esneyen inek yoktu)
70. “(Ey Musa!) Bizim için,
Rabbine dua et de İnek bize teşbih yapılıyor gibi geldi. İnek teşbih mi yani?
Eğer böyleyse biz Allah’ın izni ile bunu bulacağız dediler.
71. (Musa) dedi ki: Allah
şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin
sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir
inektir. “İşte şimdi gerçeği anlattın” dediler Çünkü inekler zaten çift sürmez
gerçekten İnek teşbih “başka bir şeye benzetme” ve o teşbih edilen ineği
(Yarasayı)arayıp buldular ve esnettiler. Az kalsın yapmayacaklardı.
72. Hani siz bir adam
öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allah
gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
73. “Haydi, şimdi (Teşbih
memeliyi esneten ilacın) Bir kısmıyla (öldürülen adama) vurun Böylece Allah
ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size ayetlerini gösterir.
Bakın, yukarıda dediğimiz gibi sadece İKİ ANAHTAR
kelimeyi açarak ve meallerdeki kelimelerin yerini değiştirmeden ve iki anahtar
kelimenin gerçek anlamına müdahale etmeden yola çıktık ve hiç bir matematiksel
formüle başvurmadan açıkladığımız ayetlerin sonunda İnsan beynindeki bir
HORMON’A ulaştık. Aslında MÜTEŞABİH AYET lerin gücünü göstermedeki en önemli
ayetlerdir bakara 67-73…
Şayet tefsircilerin söylediği gibi kesilen ineğin bir
parçasıyla ölen adama vurup adam dirilip katilini söyleseydi çok büyük MUCİZE
olur ve özellikle Yahudi toplumu içinde bir efsane olan Hz. Musa’nın bu MUCİZE
si asırlardır dilden dile dolaşırdı. Fakat maalesef ne Yahudilerde ne
Hristiyanlarda ne Tevrat’ta nede İncil’de bu konu geçmez. Bariz yalan olan bir
kaç rivayet vardır umarım bu rivayetleri de çıkarır atarlar meal ve
tefsirciler.
Yapılacak şey: Bir KALP-AKCİĞER cihazına bağlanarak
kan dolaşımının sağlanması ve (belli miktarda) OKSİTOSİN HORMONU nun damardan
verilmesi ve bu hormonun kan dolaşımı ile beyne ulaşıp epifiz bezinde görevini
yaparak İnsanın yeniden beyin ve vücut faaliyetlerinin çalıştırılması olmalıdır.
(Metin
Durali)
74 - Sümme kaset
kulubüküm mim ba'di zalike fe hiye kel hıcarati ev eşeddü kasveh* ve inne minel
hıcarati lema yetefecceru minhül enhar* ve inne minha lema yeşşekkaku fe
yahrucü minhül ma'* ve inne minha lema yehbitu min haşyetillah* vemallahü bi
ğafilin amma ta'melun
Bu olayın ardından kalpleriniz
yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı (varlığındaki
Hakk'ı açığa çıkaramaz oldu)... Oysa bazı taşlar
vardır ki, içinden nehirler fışkırır; ve bazıları da vardır ki şak diye yarılır
da ondan su çıkar. Öyle taşlar vardır ki, haşyetullahtan düşüp yuvarlanır...
Allâh sizden açığa çıkanlardan (varlığınızı Esmâ'sıyla oluşturduğu için) asla perdeli değildir. (A.Hulusi)
Sonra bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı, şimdi de
taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki;
içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular
fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve
sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.(Elmalı)
Sümme kaset
kulubüküm mim ba'di zalike Bütün
bunların ardından kalpleriniz katılaştı. fe hiye kel hıcarati, Taş gibi katılaştı. ev eşeddü kasveh Ne
taşı, bilakis taştan da daha katı hale geldi. ve inne minel hıcarati lema yetefecceru minhül
enhar Öyle taşlar var ki bağrından ırmaklar çağlar. e inne minha lema
yeşşekkaku fe yahrucü minhül ma' Öyle taşlar da var ki yarılır da
içinden sular akar. ve inne minha lema yehbitu min haşyetillah Öyle
taşlar da var ki, Allah korkusundan düşüp yuvarlanır. vemallahü bi ğafilin amma ta'melun
Allah yaptıklarınız karşı duyarsız değildir.
Kasvetül kalp ne demek; Kalp katılığı. Burada önemli bir şey
aktarılıyor. Bütün bunların ardından yürekleriniz katılaştı. Aslında kalp
katılığı eşittir insanın kendi kendisine yabancılaşması. Burada anlatılan
budur.
Ey Yahudileşen İsrail oğulları, siz kendi kendinize yabancılaştınız.
Niçin? Çünkü sizi yok etmeye çalışan düşmanınızı taklit ettiniz. Yüreğiniz
maymunlaştı. Zihniniz maymunlaştı. lehüm kunu kıradeten hasiın (65) maymundan
beter olun denilmişti zaten, maymundan beter hale geldiler. Düşmanınızı taklit
edecek kadar alçaldınız. Düşmanınızın putuna tapıyorsunuz. Oysa ki size dost
olan bir Allah var. O sizi kurtardı, nimetler verdi, en dar zamanınızda sizinle
oldu. Ve onun lütfünü hep üzerinizde gördünüz, buna rağmen ihanet içindesiniz.
Çünkü kendinize yabancılaştınız.
İşte kalbin katılaşması insanın kendine karşı yabancılaşmasıdır. İnsan
kendi kendine karşı yabancılaşırsa ne olur? Allah’a karşı yabancılaşır. İnsana
karşı yabancılaşır. Hakikate karşı yabancılaşır. Çünkü özüne yabancılaştı,
hakikatine yabancılaştı, hakikati tanımaz oldu. Hakikati görmez oldu. Duymaz
oldu İşte summun bukmun ümmun budur.
İnsanın kendine yabancılaşması. Kördür, sağırdır, dilsizdir. Öyle taşlar var ki
diyor, bağrından ırmaklar çağlar.
Bilir misiniz, su işi ile uğraşan bilginler bir arazi de su arayacakları
zaman önce o arazide taş kaya olup olmadığına bakarlar. Çünkü taş olmayan
yerden su çıkmaz. Görüyorsunuz, kendisine yabancılaşmış bir yürek, taşla bile
kıyaslanmaz. Çünkü taşın olduğu yerde su var demektir, taş suyun habercisidir.
Kendisine yabancılaşmış bir yürek ne işe yarar. Ağlamıyor, sızlamıyor,
özlemiyor, yanmıyorsa o yürek ne işe yarar. Sevmiyor. özlemiyor, muhabbet
etmiyor, yanmıyor, titremiyor, burulmuyorsa o yüreğin kasap çengelindeki
yürekten daha adi olduğuna sizi temin ederim. Çünkü kasap çengelindeki yürek
yenir, ama o yenmez.
Onun için yürek nükleer bir güç merkezidir. Yürek en büyük imkandır.
Tabii ki kendisine yabancılaşmamış bir insan için. Ancak öyle bir yürek düşünün
ki, uçsuz bucaksız, yüz ölçümü yerler ve göklerden daha geniş olan bir yürek
artık hakikati almayacak kadar kararmış, bitmiş hissizleşmiş. İşte o zaman o
insan yüz ölçümü sınırsız bir taş bir kaya taşıyor demektir ta bağrında.
Düşünebiliyor musunuz, dünyanın en büyük güç merkezini, dünyanın en büyük
kayası gibi taşımak. Bundan büyük bela olur mu? Bir insanın başına bundan büyük
bir felaket gelir mi?
Onun için İsrail oğullarına, Yahudileşen İsrail oğullarına Hatırlatılan
gerçek şu. Aslında siz esaret altında iken, işleyen, özleyen, yanan, sızlayan
bir yüreğe sahiptiniz. Şimdi bedeniniz hürriyete kavuştu ama yüreğiniz esaret
altında. Ama yüreğiniz katılaştı. Asıl tehlike bu. Çünkü Firavundan kurtulmak,
katılaşmış bir yürekten kurtulmaktan çok daha kolaydı. Haydi nasıl kurtulacaksanız
kurtulun deniliyor be tabiî ki bu ayetlerin ilk ve modern muhatabı olan
Müslümanlara söylediği şey de;
Ey İsrail oğulları gibi son vahyi insanlığa taşımakla görevlendirilen
ümmeti Muhammed siz de eğer Allah’ın emirlerine karşı böyle duyarsızlaşırsanız,
Allah’ın emirlerine karşı böyle günden değiştirilmeye kalkarsanız, Allah’ın
emirlerine karşı böyle sulandırıcı bir muamele yaparsanız o zaman sizi bekleyen
akıbette o dur. Yürekleriniz taşlaşır. Kendinize karşı yabancılaşırsınız.
Kendinize karşı yabancılaşırsanız, ebedi hakikate karşı yabancılaşırsınız.
Hakikate karşı yabancılaşana daha büyük bir bela gerekmez. Çünkü bu en büyük
beladır. Bela yürekte daha doğrusu göğüste yürek yerine, hisseden bir, seven
bir kalp yerine, uçsuz bucaksız bir kaya taşımaktır.
[Ek bilgi; Bundan anlaşılıyor ki
dört türlü kalp vardır:
1 - Bir tür kalp vardır ki
ilahi nurla aydınlanmış, ona gömülmüştür. İlim denizine dalmış, batmıştır. Bu
tür bir kalpten ilim nehirleri fışkırır. Ondan içen, ebedi hayata kavuşur. Öne
geçen Allah ehlinin kalpleri gibi. Bu tür kalplere şu ifadeyle işaret
edilmiştir: “Taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar.”
2 - Bir tür kalp de vardır ki
, ilmi kana kana içmiş, ezberleyip anlamıştır. İnsanlar da ondan yararlanır.
İlimde derinleşen alimlerin kalpleri gibi. Bu tür bir kalbe de şu ifadeyle
işaret edilmiştir: “Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır.”
3 - Bir tür kalp de var ki,
ürperir, boyun eğer, teslim olur ve itaat eder. Müslüman abidlerin ve
zahidlerin kalpleri gibi. Bu tür kalplere de şu ifadeyle işaret edilmiştir:
“Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır.” Bu tür
kalplerin en basit hali, Allah korkusuyla yukarıdan aşağıya yuvarlanmaktır.
Yani Allah’ın emrettiğine boyun eğmek, merkeze gayet akıcı bir şekilde meyletme
özelliğine sahip olmaktır.
4 - Geride ilimden asla
etkilenmeyen, korku karşısında yumuşamayan, hidayetten yüz çeviren,
büyüklenerek hevanın buyruklarına uyan, inatla karşı çıkan bir kalp kalıyor.
Madenler içinde böyle bir kalbe benzetilecek bir şey bulunmaz. (İbn.
Arabi-Te’vilat)]
75 - E fetatmeune ey
yü'minu leküm ve kad kane ferıkum minhüm yesmeune kelamellahi sümme
yüharrifunehu mim ba'di ma akaluhü ve hüm ya'lemun
Şimdi siz ey iman edenler, (genetik geçmişi bu olan Yahudilerin) size inanmalarını mı ümit ediyorsunuz? Oysa onların bir kısmı vardı
ki, kelâmullahı (Musa'yı) dinler, dediklerini anlar, sonra da bile
bile tahrif ederlerdi (değiştirirler başka anlamlara çevirirlerdi). (A.Hulusi)
Şimdi bunların, size hemen inanacaklarını ümit mi
ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı ki, Allah'ın kelâmını işitirlerdi
de sonra ona akılları yattığı halde bile bile onu tahrif ederlerdi.(Elmalı)
E fetatmeune ey
yü'minu leküm Siz şimdi
bütün bu gerçekler ortada iken bu haldeki insanların sizin inandığınıza iman
etmesini mi bekliyorsunuz. Yani öncelikle bu hitabın bize hatırlattığı şey,
ayetin ilk muhatabı olan Medineli Müslümanlar. Böyle bir beklentilerinin
olduğunu anlıyoruz. Yahudiler ehli kitap olduğu için, onlar ümmü olmadığı için
Araplar onları biraz daha ilerde görüyorlar. Ne de olsa kitapları var, Allah’ı
tanıyorlar, okuma yazmayı biliyorlar ve bir alt yapıları var. Herhalde bunlar
ebedi mesajın sesine kulak verir diye düşünüyorlar.
Hatta böyle bir beklenti içindeler. Onlar Müslüman olsa çok
sevinecekler. Lakin Allah onların gerçek durumunu haber veriyor. Şimdi durumu
bu olan insanların ki iman etmesini nasıl beklersiniz. Bu beklentiniz boş bir
beklenti. Çünkü onlar kendilerine karşı yabancılaşmışlar,son vahye karşı nasıl
yabancılaşmasınlar. Ortada her şey. İşte söylenmek istenen bu yersiz bir
beklenti olduğu bu beklentinin yani onlar Musevi olamamışlar, nasıl Muhammedi
olurlar. Onların Musa’ya olan inançları bile sahte, Tevrat’a olan bağlılıkları
bile yalan. Onlar nasıl Muhammed’e iman etsin Kur’an a bağlansın ki, daha kendi
kitaplarına, kendi nebilerine karşı bile dürüst davranmayı öğrenememişler. İşte
bu durumlarını Allah emrediyor, kendi peygamberleri ki bizim de
peygamberimizdir, getiriyor ama onların tavrı ortada. Onun için böyle
katılaşmış bir yüreğin sahibi ilahi mesaja karşı tepki veremez. Cevap veremez.
İman edemez. Çünkü o çözülmüştür artık. Karşınızda sizin dik sürüngen iki
ayaklı bir kaya duruyor.
ve kad kane ferıkum
minhüm yesmeune kelamellahi
Onlardan Bir çoğu ki bazı sözlükler ferıkum minhüm un bir çoğu biçiminde
anlamlandırırlar ki doğrusu da budur, onlardan bir çoğu Allah’ın kelamını
işitirler. sümme
yüharrifunehu Fakat bunun ardından işittikleri halde hemen ardından
onu çarpıtırlar. Değiştirir, tahrif ederler. mim ba'di ma akaluhü Üstelik o
kelamın maksadını anladıkları halde. Yani o kelamın arkasında yatan gerçek
maksadı, ne demek istediğini kavradıkları halde ne yaparlar? On u çarpıtırlar.
Yukarıda tefsir etmiştim ya; Kurban kesmeleri emredilenler nasıl
çarpıtıyorlardı görüyorsunuz. Aslında Allah’ın maksadını anlamıştılar. Ama yine
de çarpıtıyorlardı. ve hüm ya'lemun Tabii bunu da bile bile yaparlar. Bunlar çok
önemli.
Burada bir ibare var. Kelâmellah,
kelâmullah. Nedir Kelamullah? Allah’ın kelamı demektir. Allah’ın kelamı
demek, Allah’ın lisanı demek değildir. Kur’an Allah’ın kelamıdır. Aynen
Tevrat’ta Allah’ın kelamıdır. İncil’de, İbrahim peygambere indirilen suhuflar
da Allah’ın kelamıdır. Yani tüm nebilere gönderilen ilahi mesajların hepsi
Allah’ın kelamı. O halde Allah’ın kelamı ifadesi lafızla, dille ilgili bir
ifade değil, mana ile ilgili bir ifadedir. Yani ebedi mesajın taşıdığı mana,
ebedi değişmez değerlerin anlamı ile ilgili bir ifadedir. Onun için Kur’an
Arapçadır. Arapça Kur’an ın dilidir diyebiliriz bu doğrudur. Arapça Allah’ın
dilidir diyemeyiz. Kur’an kelamı Vahydir. Kur’an Allah’ın sözü değil,
kelamıdır. Onun için müfessirler kavlukkah sözünün hiç kullanılmadığını ama kelâmullah
sözünün, ibaresinin kullanıldığına dikkat çekerek Allah’ın lisanı demek ayrı,
Allah’ın kelamı ayrı demek olduğunu özellikle vurgularlar.
Burada bir kavram daha var tahrif kavramı. Yüharrifunehu Ben çarpıtma diye
çevirdim. Nedir tahrif, Tahrif literal olarak etimolojik kökeni yontmak
demektir. Onun için tahrif ul kalem derler, kalemi yontmaya. tahrif ul kalem,
yontmak yani bir şeyin bütününden az veya çok parçayı atmak, eksiltmek. Anlamda
eksintiye gitmek demektir. Tahrif budur. Çarpıtmak işte bundan kaynaklanır.
Yahudileşen İsrail oğulları iki sebeple çarpıtıyorlardı. Birisi siyasi
sebeple çarpıtıyorlardı. Liderlerine yağ çekmek için, onların gözüne girmek ve
yaranmak için Allah’ın kelamını çarpıtıyorlardı, ikincisi de çıkar için, maddi
çıkar için çarpıtıyorlardı. Birtakım maddi getiri olsun diye çarpıtıyorlardı. Öyle
çarpıtıyorlardı ki, bu çarpıtma çoğu kez metinde değil anlamda yapılıyordu. Ama
bazen metinde de yaptıkları oluyordu. Örneğin Kur’an ın haber verdiği
çarpıtmaları var onların;
la tekulu raına
ve kulünzurna (Bakara/104) Raina
demeyin unzurna deyin. Raina da bak
demek unzurna yine gör, bak, bizi
gör demek. Niye Raina demeyin? Çünkü onlar Râ..!ina yı hafif kırarak aynı
Raî…!na diyorlardı. Anlam ne olurdu o zaman çobanın. Peygambere hakaret için
dillerini ayn de hafif kırarak böyle bir oyun yapıyorlardı. Onun için Raî..!na diyorlardı. Râ’ina der gibi. Mesela aynı şeyi selam
verirken de yaptıklarını biz sahih bir hadisten öğreniyoruz. Buhari hadisinden,
Hz. Ayşe naklediyor. Resulallah’a essahmü aleyküm diye selam verirlerdi.
Yani dışarıdan biri fark edemezdi bunların bu tip bir oyun oynadıklarını. Esselamü aleyküm, esenlik mutluluk
üzerine olsun demekken, Bu hemen dillerini hafif kırıp essahmü aleyküm demeleri kahrol manasına gelir.
Onlar böyle oyunlar oynuyorlardı kelimeler üzerinde. Kelimeleri
çarptırdıkları gibi, anlamlarını da çarpıtıyorlardı. İşte tahrif bu anlamda her
türlü çarpıtmaya verilen isimdir.
Peki bu ümmet için bunun taşıdığı anlam nedir? Yani bu ayetin ilk ve
modern Müslüman muhataplarına verdiği mesaj ne? Açık, Eğer Allah’ın kelamındaki
Temel hakikatleri çarpıtırsanız Yahudileşirsiniz. Allah emretmiş, emir açık. Ne
diyor? Açık.
Bakıyorsunuz ayet i kerime de tesettürü emrediyor. Şimdi Yahudileşme
temayülü gösteren bazı zihinler bakıyorsunuz bin bir dereden su getirmek için,
işte orada baş geçmiyor efendim, kelime de baş geçmiyor hım geçiyor örtü
geçiyor, cilbab geçiyor, celabib geçiyor. İşe bakın. İşte tam Yahudileşme
temayülü. Onlar da zaten böyle yapıyorlardı. Onların bunu nasıl yaptığını
öğrenmek için firavun tefsirlerine bakılabilir, ünlü Yahudi filozofu. Öyle
çarpıtıyorlardı Allah’ın ayetlerini. Buna söylenecek şey gayet açık bilinir
yani. Eşarpta baş örtüsüdür, ama baş kelimesi yoktur. Efendim, yemeni derler,
ama yemeninin içinde baş kelimesi geçmez. Tülbent denir, yazma denir, bunların
hiçbirinin içinde baş kelimesi geçmez. Ama bunlar herkes bilir ki kimse ayağına
örtmez yemeniyi. Kimse affedersiniz dizlerine eşarp bağlamaz yani. Kimse böyle
anlamaz çünkü. Bundan birazcık nasiptar olan kimse eşarp deyince bunun başa
örtülen bir örtü olduğunu, bele bağlanan bir şey olmadığını anlayıverir. İçinde
başın geçmesi de gerekmez. Yani tahrif etmek için, e tabii tarihte bir çok
yöntem bulunur. Örneğin bir örnek daha vereyim; Mesela Kur’an da;
innema ene
beşerum mislüküm
(Fussilet/6) ayeti. Ben de sizin gibi bir insanım. Hz. Peygambere söylemesi
öğütlenen bir şey. Yani insanlığını vurgulaması insanlara. Ben melek değilim,
ben de sizin içinizden biriyim. Ama Allah beni seçti, size mesajını benimle
ulaştırdı. Mesajını vermesi için innema ene beşerum mislüküm o innema beraber kaffe
metufedir. İkisi bir edattır. Onu önce parçalıyorlar; İnne yi ayrı ma yı ayrı
yapıyorlar bazıları, ma yı da
olumsuz anlamına alıyorlar, oysaki o ismi mevsuftur. Ellezi manasına. Ama Ma ya
olumsuz anlamı veriyorlar, Ben kesinlikle sizin gibi bir insan değilim manası
çıkıyor. Yani tam ters bir mana. İşte tahrif budur. Yahudileşmek budur. Tabii
ki bunun bir çok örneği verilebilir.
76 - Ve iza
leküllezıne amenu kalu amenna* ve iza hala ba'duhüm ila ba'din kalu
etühaddisunehüm bi ma fetehallahü aleyküm li yühaccuküm bihı ınde rabbiküm*
Bunlar iman edenlerle
karşılaştıklarında "iman ettik" derler; sonra da birbirleriyle
başbaşa kaldıklarında, "Allâh'ın size açtığı hakikati, aleyhinizde delil
olarak kullanmaları için mi bunlara anlatıyorsunuz, bunu düşünemiyor
musunuz?" derler. (A.Hulusi)
Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler,
birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman, "Rabbinizin huzurunda aleyhinize
delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı gerçekleri
onlara da söylüyorsunuz? Hiç aklınız yok mu be?" derlerdi.(Elmalı)
Ve iza leküllezıne
amenu kalu amenna Kendilerine
birleştikleri zaman, iman edenlerle bir araya geldikleri zaman derler ki; Biz
iman ettik. ve
iza hala ba'duhüm ila ba'din Ne zaman ki birbiriyle baş başa
kaldıklar; Kalu,
bu kalu ile yukarıdaki kalu farklı farklı faillere sahiptir. Yukarıda biz iman
ettik diyenler, bir kesim. İşte alttaki kalu diyenler ise onları söyleyenler.
Yani akıl hocaları. Onlara derler ki baş başa kaldıklarında; etühaddisunehüm bi
ma fetehallahü aleyküm li yühaccuküm bihı ınde rabbiküm* siz
rabbinizin katında size karşı bir koz olarak kullansınlar diye onlara koz mu
veriyorsunuz. Onlara Rabbinizin size açtığı sırrı mı söylüyorsunuz. Allah
katında size karşı koz olarak kullansınlar diye. Akıl hocaları hemen onların
kafasıyla kalbini böyle çeler.
Nedir o koz; e fe la ta'kılun Yine devam ediyor, bunu
düşünemeyecek kadar aptal mısınız? Derler. O akıl hocaları. İman ettik
diyenlere. Nedir Allah’ın onlara bildirdiği bu sır, bu koz ve hiç kuşkusuz ki
bu kitaplarında Resul Allah’ın peygamberliğine delalet eden yerlerdir.
Bu tabii çok ayrıntılı bir konu. Ancak hemen burada aklıma geldiği
kadarıyla, hatırladığım kadarıyla Tevrat’ta Kitab ı Mukaddeste Resul Allah’a delalet
eden birkaç noktayı burada aktarıvereyim; Örneğin tensiye kitabında şöyle bir
ibare var. Kardeşlerin arasından onlara senin gibi bir peygamber göndereceğim.
Burada ki kardeşlerini Tevrat müfessirlerinden bazıları da aynen İsmail
oğulları olarak algılıyor ve çeviriyorlar. Çünkü öteden beri İshak oğulları
olan İsrail oğulları, İshak’ın kardeşinden olma İsmail oğullarına kardeş diye
hitap ediyorlar. Ve Tevrat’ta da bir çok yerde; sizin kardeşleriniz diye çoğul
biçiminde geldiği zaman İsmail oğulları kastediliyor. Çünkü ikisi de Hz.
İbrahim’in iki oğlundan geliyor. Biri Hz. İbrahim’in oğlu İshak’tan geliyor
İsrail oğullarının kökeni, Resul Allah’ın kökeni ise Hz. İbrahim’in oğlu
İsmail’den geliyor. İkisi de Hz. İbrahim’de birleşiyorlar. Onun için ayette bu
Tevrat ayetinde kastedilenin özellikle İsmail oğullarından gönderilecek bir
peygamber olduğu ifade ediliyor.
Yine aynı kitapta tensiye kitabında; Ve dedi ki Rab dünya da tecelli
etti, sair de parladı Taran dağında doğdu diye bir ibare var: Sine de tecelli
etti den kasıt, Hz. Musa peygambere gönderilen vahiy, Sair dağının Hz. İsa’nın
yaşadığı yerde bulunan bir dağ olduğu açık. Herkes bunu itiraf ediyor, ancak Taran
dağının nerede olduğu konusunu kadim
Tevrat müfessirleri açıklamıyorlar.
Lakin işin garibi de şu ki; Tekvin kitabında İsmail peygamberin
Annesiyle birlikte haran çölünde yerleştiğini ve orada büyüdüğünü, kocası
İbrahim Peygamberin Hacer ile küçük oğlunu orada bıraktığını aktarıyor Tevrat.
Demek ki bu taran, Mekke. Onun için daha önceden peygamberimiz gönderilmeden
önce dahi bazı Yahudiler bu gerçeği fark etmişlerdi. Hatta Selman Farisi’nin
Medine’ye gelip yerleşmesinde ki sebepte oydu. Çok uzun arayışlar sonunda bana
tanımlanan üstatlarımın bana tanımladığı yer burasıdır diye gelmişti. Bu mevkiidir,
bu bölgedir diye gelmişti.
Yine örneğin o dönemde bazı Yahudilerin çocuklarına Muhammed ismini
koydukları söylenir. Hatta bazı Arap’ların da koyduğu söylenir. Bu ismi
koymalarının temelinde şöyle bir gerçek yatıyor. Özellikle Tekvin kitabında İsmail
için kullanılan bir cümle var. Seni Allah’ın İsmail’e semere verecektir.
Allah’ın Rab, İsmail’i semerelendirecektir. Yani ona güzel bir meyve
verecektir.
Orada geçen ibare bi madmad?, İbranice ibare. Bu Yahudiler rakam değerli
harf sistemi olan ebcetle bunun Arapça karşılığını buluyorlar. 92 tutuyor Ebcet
sisteminde bu. Bunun Arapça karşılığının Muhammed olduğunu tespit ediyorlar.
Aynı değeri o da tutuyor 92. Rakam değerli harf sistemini Yahudiler kullanır.
Şifreleme sistemidir. O şifre sisteminde bu mad mad ın yani İsmail’e verileceği
vaad edilen bu meyvenin karşılığı Arap dilinde Muhammed anlamına geliyor. O zaman bu anlamı keşfeden bazı Yahudiler
çocuklarına Muhammed ismini koyuyorlar. Ve hatta Araplara söylüyorlar bölgede
ki, onlar da bazı çocuklara Muhammed ismini koyuyorlar. Bu olsun diye. Acaba bu
olabilir mi?
Bu çok önemli bir anekdot. Tabii bu anekdotları teyit eden, güçlendiren
daha başka anekdotlar da var. Örneğin Resul Allah’ın doğduğunda bazı
astrologların bunu fark ettiğini, yine Resul Allah’ın Medine’ye geldiğinde Hz.
,Safiye’nin amcası ve babası ki Yahudilerin liderleri idi, gelip Resul Allah’ı
gördükten sonra Vallahi bu o dur. Ama vallahi ömrümün sonuna kadar buna karşı
savaşacağım. Dediği bildirilir kaynaklarda.
77 - E ve la ya'lemune
ennellahe ya'lemü ma yüsirrune ve ma yu'linun
Bilmiyorlar mı Allâh'ın,
gizlediklerini de açığa çıkardıklarını da bildiğini! (A.Hulusi)
Peki bilmezler mi ki, onlar neyi sır olarak saklar ve neyi
açıkça söylerlerse Allah hepsini bilir. (Elmalı)
E ve la ya'lemune
ennellahe ya'lemü ma yüsirrune ve ma yu'linun Onlar bilmiyorlar mı ki Allah
onların sakladıklarını da bilir, açığa vurduklarını da.
78 - Ve minhüm
ümmiyyune la ya'lemunel kitabe illa emaniyye ve in hüm illa yezunnun
Onlardan ümmî olanlar vardır ki,
vehmettikleri (kafalarında şartlanmalarına göre
kurguladıkları) ötesinde Kitabı (hakikat bilgisini) bilmezler; (asılsız) zanlarıyla yaşarlar. (A.Hulusi)
Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır,
kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve
zan içinde dolaşır dururlar. (Elmalı)
Ve minhüm ümmiyyune
la ya'lemunel kitabe illa emaniyye Onlardan ümmü olanlar yani cahil
bir kesim var. Onlar kitabı bilmezler. Yalnızca kuruntuları var onların. Kuruntu
yaparlar. Bir takım kuruntulara, hurafelere inanırlar. ve in hüm illa yezunnun ve onlar
yalnızca zannederler. Onların imanı zandan ibarettir. Yakin ve bilgiye dayalı
değildir.
Bu ayette geçen ümmiyyune ; Ümmiy; Ümmet, imam ile aynı kökten
gelir. Ümm kökünden gelir. Ümm, amme demektir. Birinci anlamı Ümmi nin; cahil,
gafil. İkinci anlamı; anadan doğduğu gibi tertemiz demektir. Ki, peygamber için
kullanılan ümmi lafızları Kur’an da anadan doğduğu gibi tertemiz, kültürlerin
herhangi bir istilasına maruz kalmamış, Kalbi ve kafası çevresel kültürlerden
etkilenmemiş, anlamına, pırıl pırıl anlamına kullanılır. Üçüncü anlamı ise
Kur’an da yine; Kendilerine kitap verilmeyenler anlamına gelir ümmi.
Emunel şu anlamlara gelir; emunel, ümmiy’e
kelimesinin çoğulu, ütopya demektir. Ütopya bildiğiniz gibi Ü yok yunanca da,
Topoz, ülke manasına gelir. Yani olmayan ülke, düş ülke.
Şeytanın bir tuzağı olduğu söylenir Kur’an da ütoyanın, yani ümmiyyenin.
Ki vele u men ni yemnehum yene ben onları ütopyaya düşüreceğim. Ütopik
fikirlerle onları oyalayacağım. İşte budur. Ütopya ümmiyedir. Ki 80. ayette
daha sonra gelecek olan ayette; Sayılı günler dışında bize ateş dokunmayacaktır
diyorlardı ya işte onların ütopyası da bu. Yani onlar alimleri tarafından
aldatılıyorlardı. Alimleri onlara gelecekte aslında olmayacak bir şeyi
söylüyorlardı.
Yani siz ne yaparsanız yapın, ne kadar günah işlerseniz işleyin değil mi
ki Yahudi siniz, değil mi ki İsrail oğullarına mensupsunuz sayılı günlerden
fazla yanmayacaksınız. Onun dışında bir azap görmeyeceksiniz.
Yani haşa siz sadece ırkınızdan dolayı Allah’tan özel muamele
göreceksiniz anlamına öyle oyalıyorlardı. Niçin, çünkü cahildiler. Bunu onların
cahillikleri dolayısıyla yapıyorlardı. Ki hemen arkadaki ayette bunu açıklıyor;
79 - Fe veylül
lillezıne yektübunel kitabe bi eydıhim sümme yekulunel kitabe bi eydıhim sümme
yekulune haza min ındillahi li yeşteru bihı semenen kalıla* fe veylül lehüm
mimma ketebet eydıhim ve veylül lehüm mimma yeksibun
Yazıklar olsun kendi elleriyle (nefsanî doğrultuda) bir takım
bilgileri yazıp, sonra da az bir paha karşılığı için "Bu Allâh
indîndendir" diyenlere!.. Yazıklar olsun elleriyle yazıya döktükleri
bilgilere! Yazıklar olsun bu yolla elde ettikleri kazanca! (A.Hulusi)
Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap
yazarlar da sonra biraz para almak için "Bu Allah katındandır."
derler. Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları
vebal yüzünden onlara!.. (Elmalı)
Fe veylül lillezıne
yektübunel kitabe yazıklar
olsun kitabı elleri ile yazanlara bi eydıhim evet. Elleri ile kitabı yazanlara
yazıklar olsun. sümme
yekulune haza min ındillahi Onlar elleri ile kitabı yazıp ne
diyorlardı? Bu Allah katından gelmedir diyorlardı. li yeşteru bihı semenen kalıla Bunu
da şunun için yapıyorlardı. Az bir getiri sağlamak, menfaat elde etmek için
yapıyorlardı. fe
veylül lehüm mimma ketebet eydıhim Elleriyle yazdıklarına yazıklar
olsun ve veylül
lehüm mimma yeksibun Kazandıklarından dolayı da yazıklar olsun
onlara.
Burada çok ince bir nokta var dikkatinizi çekerim. Onlar ilahi mesajı az
bir değere pazarlamıyorlardı. Pazarladıkları ilahi mesaj değil, Tevrat değil,
Allah’ın mesajı değil. Onun için ucuz şey pazarlıyorlardı aslında. Neyi
pazarlıyorlar dı? Elleri ile yazdıklarını pazarlıyorlardı. İlahi mesajı değil.
Hep böyle anlaşılıyor, nedense? Yıllardan beri sanki burada ifade edilen şey,
onlar, Allah’tan aldıkları bu mesajı, Tevrat’ı pazarlıyorlardı. Elleri ile
yazdıkları şeyi pazarlıyorlardı.
Peki burada kılınan durum ne? Bu Allah’tan dır diye iftira ediyorlardı
Allah’a. Allah’tan gelmediği halde elleri ile bir takım hükümler koyuyorlar, ne
yapıyorlardı? Örneğin önce Tevrat şerh ediliyordu. Bir takım samimi alimler
içtihatlar yapıyorlardı. Bu içtihatları bunlar şerh ediyorlardı. Daha sonrakiler
geldiler, bu şerhleri kaleme aldılar. Katılaştırdılar. Kor haline
dönüştürdüler. Bu şerhlerin toplandığı kitaba Vişna dendi. Vişna’yı daha sonra
gelen alimler oturdular tefsir ettiler. Uzun uzun tefsirler yaptılar bu
tefsirlere de demara dediler. Vişne ve demaranın ikisine birden kalmuk denilir.
İşte bu kitabı Yahudilerin önüne sürdüler. Sizin kitabınız bu diye.
Yani sundukları kitap aslında Tevrat’ın suyunun suyunun suyu. O
insanların Tevrat’la arasına, Allah’ın kelamı arasına bu görüşleri koydular. O
insanlar artık Tevrat’a ulaşamadı. O insanlar bir hükmü merak ettikleri zaman
bunlar Tevrat’a değil, elleriyle yazdıkları o şerhlere bakıyorlardı. Vişna ve
demaradan oluşan kalmut’a bakıyorlar ve oradan cevap veriyorlardı.
İşte onu kastediyor. Yani Allah’ın kitabı ile insanların arasına
gerildiler. Ve onlara Allah’ın kitabında olmayan şeyleri, Allah’ın kitabında
bunlar yazıyormuş gibi dayattılar. Verdiler ve bunu da menfaat karşılığı
yaptılar. Bunun karşılığında ya siyasi bir menfaat elde ettiler ya ekonomik bir
menfaat elde ettiler, ama mutlaka menfaat elde etiller.
80 - Ve kalu len
temessenen naru illa eyyamem ma'dudeh* kul ettehaztüm ındellahi ahden fe ley
yuhlifellahü ahdehu em tekulune alellahi ma la ta'lemun
Ve dahi onlar dedi ki:
"Sayılı günler ötesinde ateş bizi yakmayacak!" De ki onlara:
"İndAllâh'tan (hakikatinizden gelen bir) söz mü aldınız? Allâh asla sözünden dönmez! Oysa siz Allâh hakkında
uydurma şeyler konuşuyorsunuz!" (A.Hulusi)
Bir de dediler ki: "Bize sayılı birkaç günden başka asla
ateş azabı dokunmaz". De ki; "Siz Allah’tan bir ahit mi aldınız?
Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz
şeyleri mi söylüyorsunuz?" (Elmalı)
Ve kalu len
temessenen naru illa eyyamem ma'dudeh Ne diyorlardı onlar; Diyorlardı ki bize sadece sayılı, belirli günler
dışında ateş dokunmayacak. Demek ki elleriyle yazdıkları şeylerden bir örnek bu
işte. Halka cazip halka; size sayılı günler dışında ateş dokunmayacak diye
garanti veriyorlardı.
kul ettehaztüm
ındellahi ahden fe ley yuhlifellahü ahdehu Siz Allah’tan bir söz mü aldınız? Kesin bir söz mü aldınız ki Allah
sözünden caymaz,
em tekulune alellahi
ma la ta'lemun Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz.
Bilmediğiniz bir şey hakkında Allah’a iftira mı ediyorsunuz. Diye sor onlara.
Ki tezgahtarlar, tezgahladıkları bir şeyi; Örneğin Tefsirlerden
aldığımız bilgilere göre 7 ya da 40 gün olduğu söylenir. Niye böyle
tezgahladılar bunu? Şöyle tefsir etmişlerdi; Siz ne kadar ineğe taptıysanız o
kadar yanacaksınız. Onun dışında yanmayacaksınız. Yani böyle bir de destek
bulmuşlardı. İşte yorum yoluyla bu nedir? Semantik tahriftir bu şekilde.
Semantik Tahrif, yorum tahrifi. Ya da hermonotik tahrif te diyebiliriz. Anlam
ve yorum tahrifi , kelime tahrifi gibidir. Yani net bir tahrif etmek ne kadar
tehlikeli ise, anlam ve yorumu, semantik tahrif, Hermonotik tahrifte aynıdır.
Anlam ve yorum tahrifi.
Bugün biz Müslümanlar Kuran’ı kelime tahrifine, metin tahrifine tabi
tutamadık, bunu beceremedik. Allah metni korudu. Ama biz Müslümanlar bu ikinci
tahrif çeşidini, semantik ve hermonotik yani anlam ve yorum tahrifini o kadar
çok yapmaktayız ki, Allah bu tür Yahudileşmekten hepimizi korusun diyorum.
81 - Bela men kesebe
seyyietev ve ehatat bihı hatıy'etühu fe ulaike ashabün nar* hüm fıha halidun
Hayır! Gerçek onların sandığı gibi
değil! Kim bir kötülük kazanırsa (düşündükleri
veya elleriyle yaptıklarından dolayı) ve de o hatası
kendisini (düşünce
sistemini) kuşatırsa (hakikatı göremez hâle
gelirse), işte onlar ateş (yanma) ehlidir sonsuza dek! (A.Hulusi)
Evet kim bir günah işlemiş de kendi günahı kendisini her
yandan kuşatmış ise, işte öyleleri ateş ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.
(Elmalı)
Bela men kesebe seyyietev yoo..! Aksine kim bir kötülük yaparsa, ve ehatat bihı hatıy'etühu ve suçu
ve hatası da onu çepeçevre kuşatırsa, fe ulaike ashabün nar kim olursa olsun o ateşin
adamıdır. Ateş ehlidir. Ateş halkıdır. hüm fıha halidun ve orada kalıcıdırlar. Geçici değil. 7 gün
40 gün falan değil. Kalıcıdırlar.
Bu kalıcılığın anlamını daha önceki derslerde tefsir ettiğim için
huldün, cennet ve cehennem deki huldün anlamını daha önce tefsir ettiğim için
geçiyorum.
Özellikle burada ehatat bihı hatıy'etühu ifadesi var. Hatası onu
çepeçevre kuşatırsa, müthiş bir burada belegat var. Bu iki ifadede. Gerçekten
muazzam bir metefor var bu cümlede.
Ne demek hatanın insanı kuşatması? Günah kişiyi çepeçevre kuşatır mı.
Evet. “Hatıy” Duvar anlamına gelir Arapça da. Adeta
günahtan bir duvar örülürse. Etrafına, yüreğine.
Yüreğine günahtan nasıl bir duvar örülür? Her günah bir taşıdır duvarın.
Bu duvarı örer, sonunda öyle yükseltir ki bu duvarı insan, artık vicdan
örtülmüş olur. Vicdanın sesini yüreği duymaz olur. Yürek, aklın sesini duymaz
olur. Kur’an ın, vahyin sesini duymaz olur. İşte bu durum ve ehatat bihı hatıy'etühu biçiminde
geçiyor. Günahın insanı kuşatması, ki burada hemen Resul Allah’ın bir hadisini
hatırlıyoruz. Sahih olarak gelen bu hadiste Resul Allah; Kişinin işlediği bir günah, kalbinde bir siyah nokta olarak belirir.
Buyuruyor. Eğer tevbe ederse bu nokta geçer. Yok etmezse her günah siyah bir
nokta gibi kalbi karartır, ve en sonunda kalp kararır, tıpkı Allah’ın şu
hitabında olduğu gibi.
Kella bel rane
'ala kulubihim
(Mutaffiifin/14) Yoo..! Onların kalpleri pas bağladı kazandıkları yüzünden.
Ayetinde olduğu gibi diyor peygamberimiz.
Kalp sırça bir aynaya benzer. Bu aynanın
sırçasının döküldüğünü düşünün. Karardığını düşünün. Sırçası kararmış bir ayna
hakikati yansıtmayacaktır. Gerçeğe karşı tuttuğunuz da bu aynayı, hiçbir şey
göstermeyecektir. Bu aynayı geri dönüp cam olarak kullanayım derseniz, cam
olarak ta kullanamazsınız. Ne yansıtacaktır doğruyu, ne de görebileceksiniz.
Çünkü sırçası kararmış bir ayna ne cam olarak kullanılır, ne ayna olarak.
İşte böyle bir yürek düşünün. İşte hataların
insanı çepeçevre kuşatması Budur. Bu neyi getirir? Kendi kendine yabancılaşmayı
getirir. Hakikate yabancılaşmayı getirir ki işte burada hemen siz yukarıda;
Sümme kaset
kulubüküm (74) ayetini hatırlayın. Kalp katılığı. Hani onların
kalpleri katılaşmıştı taş gibi olmuştu ya, işte günahın insanı çepeçevre
kuşatması budur, iki ayet birbirini tefsir ediyor.
82 - Vellezıne amenu
ve amilus salihati ülaike ashabül cenneh* hüm fıha halidun
Onlar ki iman ederler ve salâha
erdirici fiiller ortaya koyarlar, işte onlar cennet ehlidir ve sonsuza dek
orada kalırlar. (A.Hulusi)
İman edip Salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet
ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar. (Elmalı)
Vellezıne amenu ve
amilus salihati ülaike ashabül cenneh. İman eden ve Salih amel işleyenlere gelince, işte onlar cennet halkıdır hüm fıha halidun Onlar da orada kalıcıdırlar geçici değil.
83 - Ve iz ehazna
mısaka benı israıle la ta'büdune illellahe ve bil valideyni ıhsanev ve izl
kurba vel yetam vel mesakıni ve kulu lin nasi husnev ve ekıymus salate ve atüz
zekah* sümme tevelleytüm ila kalılem minküm ve entüm mu'ridun
Hani İsrailoğullarından söz
almıştık; Allâh gayrını var kabul edip ona tapınmayın, ana-babanızın hakkını
verin, yakınlarınıza, yetimlere, yoksullara ihsanda bulunun; insanlara güzel (Hakk'a erdirici) sözler söyleyin; namazı
ikame edip zekâtı verin. (Onlardaki namaz ve zekât İslâm'dakinden farklıydı.) Ancak bundan sonra, birazınız hariç, yüz çevirdiniz ve hâlâ da
çevirmekte devam ediyorsunuz. (A.Hulusi)
Hani bir vakitler İsrail oğulları’ndan şöylece mîsak (kesin
bir söz) almıştık: Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya iyilik,
yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara
güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak, zekatı vereceksiniz. Sonra çok
azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz. (Elmalı)
Ve iz ehazna mısaka
benı israıle la ta'büdune illellahe ve bil valideyni ıhsanev Hani bir zamanda biz İsrail oğullarından
kesin söz almıştık. Misak belgeli, kesin yeminli sözdü demektir. la ta'büdune
illellahe Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, kulluk
etmeyeceksiniz.
ve bil valideyni
ıhsanev ve izl kurba vel yetam vel mesakıni Anneye ve babaya, yakınlara, kimsesizlere, -yetimi kimsesizler diye
çeviriyorum, çünkü lügat anlamı olarak kimsesiz herkes yetimdir. Bu kadın yetim
hükmüne girer annesi ve babası vefat etmiş çocuk yetim hükmüne girer.- Onun
için kimsesizlere ve yoksullara güzel muamele edecek, iyilik yapacaksınız.
ve kulu lin nasi husnev ve insanlara karşı, güzel söz
söyleyeceksiniz.
ve ekıymus salate namazı istikametle kılacak, ve atüz zekah karşılıksız yardımda
bulunacaksınız.
sümme tevelleytüm ila kalılem minküm ve entüm mu'ridun Bütün bu emirlerin ardından siz ne yaptınız?
Dönüverdiniz, yüz çevirdiniz. ila kalılem minküm çok azınız dışında, birkaç
kişi dışında hepiniz yüz çevirdiniz bu emirlerden ve entüm mu'ridun hala da şu anda Medine de yaşamakta olan,
ayetin indiği gün Medine de yaşamakta olan Yahudiler, hala da yüz çevirmeye
devam ediyorsunuz.
Burada insanlığın değişmez değerleri var. Her vahiy bu değerleri
getirmiştir. Bu değerler Tevrat’ta İsrail oğullarına gönderilen değerler. Anne
babaya iyilik, yoksullara iyilik, Yakınlara iyilik, kimsesizlere iyilik,
insanlara güzel söz söyleme ve Allah’la insan, İnsanla toplum arasındaki
ilişkiyi sembolize eden namaz ve zekat. Zekat İnsan toplum ilişkisini sembolize
eder ve düzenler, Namaz ise insan–Allah arasındakini. Yukarıdakini de buna
aktarırsanız ne söyleniyor; la ta'büdune illellahe Allah’tan başkasına kulluk
etmemek, namazla alt alta yerleştiriyor, Allah insan ilişkisini düzenliyor.
Tevhid.
İnsan toplum ilişkisini hemen altındakileri getirin; Yoksulu gözetmek,
yakını gözetmek, fakiri gözetmek, yetimi gözetmek, anne babaya iyilik. Görüyorsunuz
ki Kur’an insanın hem topluma, hem Allah’a doğru uzanan boyutunu tamamen kural
altına alıyor ve ilkeyi vazediyor.
84 - Ve iz ehazna mısakaküm la tesfikune dimaeküm ve la tuhricune
enfüseküm min diyariküm sümme akrartüm ve entüm teşhedun
Hani sizden, birbirinizin kanını
dökmeyin, birbirinizi yaşadığı yerden uzaklaştırmayın diye söz almıştık. Siz de
buna şahitlik eder halde ikrar (kabul) etmiştiniz. (A.Hulusi)
Yine bir zamanlar mîsakınızı almıştık; birbirinizin
kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmayacaksınız. Sonra siz
buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz. (Elmalı)
Ve iz ehazna mısakaküm la tesfikune dimaeküm ve
la tuhricune enfüseküm Hani bir zamanda sizden kesin söz almıştık. la tesfikune dimaeküm Birbirinizin
kanını dökmeyeceksiniz diye.
[Ek bilgi; Nefsin ihtiyaçlarını
ve lezzetlerini elde etmek için gerçek hayatınızı ve özel fiillerinizi terk
ederek nefsin özelliklerini ve sıfatlarını arzu etmek ve nefsin hevasına ve
karakterine meyletmek suretiyle kan dökmeyeceğinize dair sizden söz almıştık.
(İbn. Arabi- Te’vilat)]
ve la tuhricune
enfüseküm min diyariküm siz birbirinizi
yaşadıkları yerden sürmeyecektiniz.
[Ek bilgi; Yani özlerinizi,
kendinizi. Çünkü nefis “zat / öz” olarak da ifade edilir. “Yurtlarınızdan…”
ruhani karargâhlarınızdan ve kutsi bahçelerinizden çıkarmayacağınıza dair
sizden söz almıştık. (İbn.Arabi)]
sümme akrartüm ve
entüm teşhedun sonra üstelik siz de bunu ikrar etmiştiniz.
Yani bu sözü biz almıştık, siz de ikrar etmiştiniz. ve entüm teşhedun Ey..! şu ayetin indiği Medine de yaşayan
Yahudi topluluğu siz de hala buna şahitlik ediyorsunuz. Bu aldığım söze çünkü
elinizdeki Tevrat’ta bunları yazıyor, bu sözler.
85 - Sümme entüm
haülai taktülune enfüseküm ve tuhricune ferıkam minküm min diyarihim tezaherune
aleyhim bil ismi vel udvan* ve iy ye'tuküm üsara tüfaduhüm ve hüve muharramün
aleyküm ıhracühüm* e fe tü'minune bi ba’dıl kitabi ve tekfürune bi ba'd* fe ma
cezaü mey yef'alü zalike minküm illa hızyün fil hayatid dünya* ve yevmel
kıyameti yüraddune ila eşeddil azab* vemallahü bi ğafilin amma ta'melun
Hâlbuki siz birbirinizi
öldürüyorsunuz, içinizden bir grubu yurtlarından çıkartıyorsunuz. Onlar
aleyhine haksız yere düşmanlıkta birleşiyorsunuz. Esir olup da geri
getirilirlerse fidyelerini verip onları aranızdan çıkartıyorsunuz (oysa bu haramdı). Yoksa siz (Kitabın) hakikat bilgisinin bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı
ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların ereceği karşılık, dünya yaşamında rezil
olmaktır. Kıyamet sürecinde ise azabın en şiddetlisine düçar olurlar! Allâh
yaptıklarınızdan hakikatiniz olarak gâfil değildir. (A.Hulusi)
Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi
öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar
aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka
çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz.
Halbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın
bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle
yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar,
kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan
gafil değildir. (Elmalı)
Sümme entüm haülai
taktülune enfüseküm Sonra
ne oldu?Bu sözden sonra? Siz birbirinizi katlettiniz. Kendi kendinizi
öldürdünüz, ve
tuhricune ferıkam minküm min diyarihim İçinizden bir grup çıktı,
içinizden bir kısmını yerinden yurdundan etti. Sürdü.
Bununla kastedilen Hz. Süleyman’ın vefatından sonra kurduğu devletin
ikiye bölünüp Yahudiye ve İsrailiye diye isim alan bu iki krallığın
düşmanlarıyla anlaşıp birbirlerinin üzerine hücum etmesi, düşünün İsrailiye
devleti gitti Asurlularla anlaştı geldi Yahudiye krallığında yaşayan tüm
Yahudileri katlettiler,, öldürdüler, geri kalanları da düşmanlarına esir edip
teslim ettiler. Yahudiler, Yahudilere yapıyor bunu.
[Ek bilgi; Fıtrattan kopan, asli
istidat nurundan perdelenen sizler, azdığınız, heva ve hevesinize uyduğunuz
için birbirinizi öldürüyorsunuz. İçinizden bir zümreyi saptırarak, yanlışa
yönlendirerek, günah işlemeye ve hevanın peşinden koşturmaya teşvik ederek
kadim, asli yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı birbirinize yardım ediyor,
onlar aleyhine günahta birbirine destek oluyorsunuz. Çirkin hayasızlıklar ve
günahlar işliyorsunuz ki, onlar sizi görsünler de size uysunlar. Onlara karşı
düşmanlık ediyorsunuz, insanlara zorbalıkla muamele ediyorsunuz ki, zulmünüz
onlara kadar ulaşsın. Dolayısıyla, behimi ve yırtıcı gücün rezilliklerini
onlara dayatıyorsunuz. Onları bu tür alçaklıkları işlemeye teşvik ediyorsunuz,
bu tür rezaletleri onlara süslü gösteriyorsunuz. (İbn. Arabi-Te’vilat)]
Daha sonra ne oldu? Çok ilginçtir ondan sonra da Babil Kralı, 2. Nabukadnazar geldi, o düşmanla
işbirliği yapıp kardeşlerini düşmana teslim eden İsrailliye devletini yerle bir
etti, 200.000 kişinin öldüğü söylenir o tarihte.
Evet, bu geçmişteki tarihlerine
dikkat çekiyor. Hep böyle yaptınız ve tabii o anda ilk muhatabı olan Yahudilere
de dikkat çekiyor. Ne yapıyorlardı? Mesela Ben-i Kayyuka evs’le ittifak
kurmuştu, ben-i Kuraysa, ben-i nadîr iki Yahudi kabilesi de Hazreçlerle ittifak
kurmuştu Araplardan Medine de
Evs ve Hazreç birbirleri ile
sürekli savaşıyordu, bunlar savaşırken bu müttefikler de bir biri ile
savaşıyordu. Yine birbirini yiyorlardı. Hem tarihe hem de ayetin indiği güne
dikkat çekiliyor.
tezaherune aleyhim
bil ismi vel udvan Siz
günahta ve kin de nefrette birbirinizle yardımlaşıyordunuz. Birbirinize karşı
tabii ki. ve iy
ye'tuküm üsara tüfaduhüm Ne zaman elinize esir düşse, kendi
kavminizden, kendi dininizden olan bir Yahudi, ancak fidye karşılığı onu
serbest bırakıyordunuz. Böyle yapıyordular.
ve hüve muharramün
aleyküm ıhracühüm Bu bir cümle
i muterizedir, tırnak içi cümlesidir, yukarıya ait yani yurdunuzdan çıkarmak
haram olduğu halde, size haram kılınmış olduğu halde bunu yapıyordunuz.
e fe tü'minune bi
ba’dıl kitabi ve tekfürune bi ba'd Siz, ey Yahudileşen İsrail oğulları, kitabın bir kısmına inanıp bir
kısmını inkar mı ediyorsunuz. Hakikatin bir kısmına inanıp bir kısmının üzerini
mi örtüyorsunuz?
Burada kastedilen şey şu; 10 emir de işlerine gelmeyen emir maddelerini
sildiler. Ben Tevrat’ta geçen 1o emre baktım; O 10 emrin içinde şu biraz önce
tefsir ettiğimiz 83. ayette; yoksula, yakına, kimsesize yardım etmek emri yok.
Ne yapmışlar onun yerine, Birinci ve ikinci emri, aynı emri ikiye bölmüşler,
ikiye ayırmışlar, 1 ve 2 numara vermişler. Yani ey İsrail oğulları benim önümde
sadece eğileceksiniz, 2. si de Benden başka putlarınız olmayacak. İkisi aynı
emir zaten. Demek ki 1 tanesini aradan sildiler, biri, 2 ye böldüler böylece
göz boyadılar.
İşte burada kastedilen de bu. Ve yine söylenmek istenen de şu ki; Sizde
Yahudileşmeyin bu konuda. Allah’ın emirlerinden bazılarının üstünü örtüp
işinize gelmeyen, işinize gelen emirleri de böyle bölüp; Bak şunları şunları
yapıyoruz diye insanlara bahane vermeyin.
fe ma cezaü mey
yef'alü zalike minküm illa hızyün fil hayatid dünya* Dünya hayatında bunu yapan kimsenin cezası
başka bir şey değil sadece alçalmadır. Bir zillete mahkumiyettir. ve yevmel kıyameti
yüraddune ila eşeddil azab Kıyamet gününde ise o kimse azabın,
belanın en şiddetlisine maruz kalacak. vemallahü bi ğafilin amma ta'melun Allah yaptıklarınıza karşı duyarsız değildir.
Burada hakikati parçalamanın, dünya da sosyal çözülmeye, kimlik ve
kişilik kaybına sebep olacağı ima ediliyor. Dünya toplumlarına yem olacağı
söyleniyor adeta. Çünkü dünyada zillet budur. Şu anda içinde yaşadığımız
toplumda bunu görmüyor musunuz? Dün sizin hükmettiğiniz insanlar, bugün sizi
adam yerine koymuyorlarsa işte zillet budur. Yahudileşmenin sonucu da budur.
86 -
Ülaikellezıneşteravül hayated dünya bil ahırati fe la yuhaffefü anhümül azabü
ve la hüm yünsarun
İşte onlar sonsuz gelecekleri (içsel hakikat yaşamları) karşılığında dünya (bedensel arzu ve
zevkler) hayatını satın almışlardır.
Onların azabı hafifletilmez! Onlara yardım da edilmez. (A.Hulusi)
Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun
için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez. (Elmalı)
Ülaikellezıneşteravül
hayated dünya İşte onlar
var ya, o kimseler dünya hayatı karşılığında ahireti feda ettiler. Yani dünyayı
elde etmek için ahireti sattılar. Dünyayı almak için ahireti feda etmektir. Ne
demek bu? Değer yargılarının alt üst olması. Değerli olan bir şeye, aşağı
değerde görmek, değersiz olan bir şeyi, en değerli bilmek. Değer yargısının alt
üst olmasıdır işte. Eğer değer yargısı alt üst olursa o zaman aşağılık olana
yücelik muamelesi yaparsınız, yüce olana da aşağılık muamelesi yaparsınız. Bu
ne demektir? Bu şu demektir. Dünya sizin binitiniz olduğu halde, sizin dünyanın
sırtına binmeniz gerektiği halde, dünyayı sırtınıza bindirirsiniz. Dünya sizin
sırtınıza biner. İşte değer yargısının ters çevrilmesi bu anlama gelir. Yani dünya
beden, ahiret ruh, Dünya cazip, dünya yüreği esir etmek ister.
Dünyanın kökeni, yani etimolojik olarak iki anlama gelir. 1 – Aşağı, 2 –
Yakın. Yakındır, çünkü bedene, çamura yakındır. İnsanın bedeni, çamuru
ondandır. Aşağıdır, aşağılıktır, çünkü çamurdur dedim ya. Ahirete göre
aşağıdadır. Onun için geçici olan dünya eğer kendisine sizi cezp ederse kalıcı
olan ahireti satmış olursunuz.
fe la yuhaffefü
anhümül azabü ve la hüm yünsarun Böyle yapandan azap hafifletilmeyecek ve onlar yardımcı da bulamayacaklar
yani onlara ahirette yardım da olunmayacak. Nasıl yardımcı olunmayacak?
Ahirette değer yargılarının ters olduğunu fark ettiklerinde; Eyvaaah..! ne
büyük aldanmışız demenin azabı en büyük azap olacak, o zaman da bir yardımcı
bulamayacaklar.
Ve ahıru da'vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil
alemiyn. (Yunus/10)
Dualarının sonu da "Âlemlerin Rabbi Allah'a
hamdolsun." diye şükretmek olacaktır.