6 Ağustos 2012 Pazartesi

İslamoğlu Tef. Ders. MÜ’MİNUN (042-049)(108-A)





Sevgili Kur’an dostları geçen dersimizde Mü’minun suresinin 41. ayetine kadar işlemiştik. Bugün aynı surenin 42. ayeti ile dersimize devam edeceğiz.

Hatırlayacak olursanız geçen ders işediğimiz ayetler geçmiş ümmetlerin hayatını naklediyordu. Özellikle bu ayetlerin maksadı vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamberin şahsiyetini inşa idi. Geçmiş ümmetlere gönderilen peygamberlerin başına neler geldiğini nakledilerek Resulallah teselli ediliyordu. Özellikle Hz. Nuh ve ondan sonraki gelen peygamberlerin getirdikleri vahye karşı toplumlarının nasıl direndiği dile getirilerek Resulallah’a;

Bu senin başına gelen ne ilktir, ne de son olacaktır. Vahye karşı, hakikate karşı muhatapların tamamının evet dediği bir toplum olmamıştır. Mutlaka yer yüzünde aydınlık olduğu sürece karanlıkta var olacaktır. İman olduğu sürece küfür de var olacaktır. Hakikat olduğu sürece batıl da, yalan da var olacaktır. Bu hayatın yasasıdır. Dolayısıyla senin karşılaştığın bu durum senden kaynaklanmıyor. Senin kusurun değil. Bu konuda kendine haksızlık etme. Senden önceki peygamberlerin tamamının karşılaştığı bir durumdur ki bu sünnetullahtır. İlahi yasadır. Denilmeye getiriliyordu. Şimdi bakalım yeni pasajda ne var;




42-) Sümme enşe'na min ba'dihim kurunen âhariyn;

Sonra, onların ardından başka nesiller inşa ettik. (A.Hulusi)

042 - Sonra arkalarından başka karnlar inşâ ettik. (Elmalı)


Sümme enşe'na min ba'dihim kurunen âhariyn

Yukarıda ki olayların, yukarıda anlatılan peygamberlerin ve onların ümmetlerinin ardından başka bir takım nesiller. Kurun; nesil, soy, hatta uygarlık, medeniyet, ülke, insan toplulukları bir çok anlama gelir. İşte onların ardından yepyeni, başka nesilleri tarih sahnesine çıkardık.


43-) Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste'hırun;

Hiçbir topluluk ne ömrünü aşabilir, ne de erken gidebilir! (A.Hulusi)

043 - Hiç bir ümmet, ecelini sebk edemez ve geriletemezler. (Elmalı)


Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste'hırun herhangi bir toplum sonu yasa ile belirlenmiş, süresini ne savuşturabilir, ne de erteleyebilir.

Burada bir ecelden söz ediliyor. Zaten yukarıda ki pasajların da devamı olan bu pasajda bir toplumdan söz ediliyordu. Burada bahsedilen ecel de bireyin eceli değil, insan tekinin eceli değil. İnsan topluluklarının, uygarlıkların, ülkelerin eceli. Dolayısıyla Kur’an da ecel sadece birey için kullanılmaz. Hatta bu kalıpta Kur’an da gelen 3 ayet vardır. Ne bir an geri kalır, ne bir an ertelenebilir. Bir topluluğun eceli geldiğinde;

Ve li külli ümmetin ecel* feizâ cae ecelühüm lâ yeste'hırune saaten ve lâ yestakdimun; (A’raf/34) İşte bu ayette olduğu gibi. Her bir toplumun yasa ile belirlenmiş süresi vardır. Eceli yasa ile belirlenmiş süre, yani ilahi yasaya bağlı bir süre olarak tercüme ettim.

Ecel; Vakit anlamına, miad anlamına, süre anlamına geliyor kelime olarak. Neden süresi yasa ile belirlenmiş vakit diye tercüme ettim? Çünkü bir toplumun ne zaman öleceği, ne zaman yıkılacağı, ne zaman fena bulacağı, bir uygarlığın hangi şartlar altında yok olacağı ilahi yasa ile bildirilmiştir. Mesela bunların en başında bir toplumun ecelinin geldiğini, o toplumda adaletin yerini zulmün almasından anlarız.

Adeta bununla anlatılmak istenen şu gibidir. İnsanın kalbi ne ise toplumun kalbi de adalettir. Eğer bir kalp bütün bir bedene kan pompalamayı durdurursa o bedenin ölümü gelmiştir. Bir toplumda da kalp mesabesinde olan adalet durursa, çökerse ve onun yerini zulüm alırsa o toplumun eceli gelmiş demektir. artık o toplum ölmek üzeredir. Onun için Kur’an da bireylerin ecelinden daha kesin ve keskin ifadeler kullanılır toplumların eceli hakkında. Ve bu tip, bu kalıbın kullanıldığı 3 ayetin 3 ü de birey eceli için değil, toplum eceli için gelir.

Demek ki asıl organizmanın kaderi anlamına gelen asıl kesin ve keskin ecel bireyden daha çok toplumlar için geçerlidir. Bu da Kur’an ın adil bir toplumun vücuda getirilmesine verdiği önemi gösterir. Çünkü eğer insanlar adaleti hayatlarına hakim kılamıyorlarsa, bu insanların yaşıyor olmalarının çok fazla bir anlamı yok. Eğer manevi değerler ölmüşse organizmanın kendi halinde yaşıyor olması, insanın nefes alıyor olması yaşadığı anlamına gelmiyor. Kur’an zaten ölümü ve hayatı manevi eksende yepyeni bir tanımla tanımlıyor. Onun için bizim ölü gibi baktığımız bazılarına Kur’an diridir diyor. Fakat siz farkında değilsiniz, çünkü Allah’ın gör dediği yerden bakmıyorsunuz. Fakat tersi de geçerli; Kur’an ın ölü olarak gördüğü birilerine biz diri olarak ta bakıyor olabiliriz. İşte burada bir tasavvur inşası, vahyin akıl inşasını görüyoruz.


44-) Sümme erselna RusüleNA tetra* küllema cae ümmeten Rasûlüha kezzebuhü feetba'na ba'dahüm ba'dan ve cealnahüm ehadiys* febu'den likavmin lâ yu'minun;

Sonra Rasûllerimizi birbiri ardınca irsâl ettik... Her bir topluluğa kendi Rasûlü geldikçe, Onu yalanladılar... Biz de onları art arda helâk ettik (yaptıklarının sonucunu yaşattık); onları ibretlik hikâyeler kıldık... Uzak olmanın sonuçlarını yaşasınlar, iman etmeyen kalabalıklar! (A.Hulusi)

044 - Sonra ardı ardına Resullerimizi gönderdik, her ümmetle Resulü geldikçe onu tekzip ettiler, biz de onları birbiri ardınca yuvarladık ve hepsini birer efsâne yaptık, artık defolsun öyle bir kavim ki imana gelmezler. (Elmalı)


Sümme erselna RusüleNA tetra daha sonra birbiri ardınca elçilerimizi yolladık, gönderdik. küllema cae ümmeten Rasûlüha kezzebuh her ne zaman hangi topluma kendi elçisi geldiyse onu yalanlayıverdiler. Hemen onu yalancı çıkarmaya kalktılar. feetba'na ba'dahüm ba'dan ve cealnahüm ehadiys bu da gerçekten insanı iliklerine kadar titreten tarihsel bir gerçek. Bu yüzden biz de akıbetlerini birbirine benzettik ve onları efsaneye çevirdik. Yani adeta yaşamamış oldular.

Belki; ve cealnahüm ehadiys onları tarihe gömdük diye de çevrilebilir. Artık tarihin tozlu yapraklarına kavuştular ve gittiler. Eğer onları yaşarken görseydin nasıl tafra satıyorlardı. Küçük dağları ben yarattım havalarına giriyorlardı. İnsanların tepesinde boza pişiriyorlar, Allah’ın kullarını kendilerine kul ediyorlar ve yer yüzünü fesada veriyorlardı. Fakat bak şimdi onlara. Dön ve bak, Mısır’dan geriye ne kaldı, Firavunlardan geriye ne kaldı, eski Asur’dan, Babil’den, Nemrut’lardan geriye ne kaldı. Bizans’tan, Roma’dan, Pers’ten geriye ne kaldı. İskender’den geriye ne kaldı. Yeryüzünün doğusuna ve batısına hakim olmuştu. Cihangirlerden geriye ne kaldı? Hiçbir şey. Sadece bir ad. Yani efsane.

Onun için şimdinin ve burada nın Firavun ve Nemrut’larına seslenen Kur’an sizden önceki Firavun ve Nemrut’ların akıbetini hatırlayın da Allah’a karşı Nemrut’laşmayın. Firavunlaşmayın mesajı veriyor.

febu'den likavmin lâ yu'minun “Artık uzak olsun bu imansızlar güruhu.” Dedik. Uzak olsun, yani olmaz olsun. Bu bir ilenç ifadesi olarak ta çevrilebilir, eksik olsunlar, yok olsunlar, kahrolsunlar anlamına. Zaten Allah’ın lanetine ve gazabına uğramış, yani rahmetinden dışlanmış olmak, kahrolmaktır. Ona başka bir bela gerekmemektedir.


45-) Sümme erselna Musa ve ehahu Harune Bi âyâtiNA ve sultanin mubiyn;

Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u, delillerimiz ve karşı konulamaz potansiyel olarak, karşılarına çıkardık. (A.Hulusi)

045 - Sonra bir takım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musâ’yı ve kardeşi Harûn’u gönderdik. (Elmalı)


Sümme erselna Musa ve ehahu Harune Bi âyâtiNA ve sultanin mubiyn hatta ayete devam edelim, çünkü mana bitmedi.


46-) İla fir'avne ve meleihi festekberu ve kânu kavmen aliyn;

Firavun'a ve onun ileri gelenlerine... Sadece kibirlilik tasladılar ve baş eğmeyen bir topluluk oldular. (A.Hulusi)

046 - Firavuna ve cemiyetine de bunlar kibirlerine yediremediler ve dik başlı bir kavim idiler. (Elmalı)


Sümme erselna Musa ve ehahu Harune Bi âyâtiNA ve sultanin mubiyne İla fir'avne ve meleih

Ardından, yani yukarıda gönderilen toplumların, uygarlıkların, medeniyetlerin ardından yepyeni bir hikayeye geçti Kur’an. Bir peygamberin gerçekten de ibretlik ve örneklik öyküsüne.

Musa ve kardeşi Harun’u mesajlarımızla ve destekleyici bir güçle. Burada ki ve sultanin mubiyn apaçık bir destekleyici güç diye çevirebilirim. Bunu mucize olarak anlamamız mümkin. Allah Musa ve Harun A.S. ın mesajlarını bir takım olağanüstü mucizelerle desteklemişti. Onun içinde ilk aklımıza gelen Hz. Musa’ya verilen asa gibi, 7 Beyza gibi mucizeler olmalı. Onları destekleyici güçle, Firavun ve onun önde gelen çevresine, yani onun etrafında ki aristokrat sınıfa, yönetici elitlere göndermiştik.

Festekberu peki ne yapmıştılar Hz. Musa ve kardeşi kendilerine ilahi vahiyle üstelik onu destekleyen bir güçle geldiği halde? Neden bunun özellikle belirtildiğini anlıyoruz aslında. Bu ayetin ilk muhatabı olan Hz. peygambere; sana vahyi verdik fakat onun yanında ondan ayrı olarak bir destekleyici güç  vermememiz, aslında senin için bir noksanlık değil. Çünkü daha önce bunu verdiğimiz Musa’ya firavun ve hempaları iman etmedilerdi ki. Onun için bunun eksiklik olduğunu düşünme. Daha önceki bu tecrübeyi hatırla sana bu ilahi vahyin Kur’an gibi bir mucizenin yettiğini, eğer adam olacaklar, yola gelecekler, akıllanacak ve uslanacaklarsa bu kitabın onlara yetip te arttığını unutma. Yani verilen mesaj bu.

Onlar büyüklük taslamışlardı, kibirlenmişlerdi. ve kânu kavmen aliyn ve öteden beri tepeden bakan bir topluluktu onlar.


47-) Fekalu enu'minu libeşerayni mislina ve kavmühüma leNA 'abidun;

Hatta şöyle dediler: "Onların halkı bize kulluk ederken, bizim benzerimiz olan iki beşere mi iman edeceğiz?" (A.Hulusi)

047 - Onun için biz, dediler, bizim gibi iki beşere iman mı ederiz? Halbuki onların kavmi bize kulluk ediyor. (Elmalı)


Fekalu enu'minu libeşerayni mislina ve kavmühüma leNA 'abidun peki ne dediler? Vahiyle ve üstelik mucizelerle gelmiş olan Hz. Musa ve onun yardımcısı, ağabeyi si. Kendisi Hz. Harun’dan küçüktü. Ağabeyi si Harun bu ilahi vahyi getirince nasıl karşı çıktı firavun ve yönetici eliti? Aynen bugün ve her çağda geçerli olan bir küfür mantığı ile karşı çıktılar. Neydi o? Onlar dediler ki;

- Ne yani o ikisinin kavmi bizim kölelerimiz oldukları halde, yani bizden aşağı sınıfa tabi oldukları halde bizim yönetimimiz altında bulundukları halde, biz kalkıp ta bizim gibi iki ölümlü insana mı inanalım.

İki şey var. onlar bizden aşağıda bir sınıflar. Biz yönetici elitiz, seçkinleriz. Yani biz bu memleketi yönetmek için yaratıldık onlar da yönetilmek için. Dolayısıyla biz onlara tabi olmayız, onların bize öğreteceği hiçbir şey yok.

Bu nedir? Bu aslında her çağda geçerli olan sakat ve hastalıklı bir mantığı ele vermekte. O mantık ta şu; sosyal statüyü hakikatin ölçüsü zannetmek. Madem makamım üstün, o halde hakikatte senin tekelinde olmalı. Madem sen yöneticisin yönettiğin sana hiçbir hakikati getiremez. Madem sen güçlüsün, o zaman haklısın. Bir başkasının sana öğreteceği bir şey yoktur. İşte tam müstekbir mantığı. Tam hakikate karşı baş kaldıran firavun mantığı bu.

Her firavun’un bir Musa’sı olduğu gibi tüm çağlarda bu tip müstekbirce düşünen her çağın firavununun da mutlaka bir Musa’sı bulunur. Eğer siz bilmiyorsanız acaba şu çağda ben bir Musa görmedim. Bir firavun var ama diyorsanız tanımıyorsunuz demektir. Mutlaka bir Musa’sı da vardır. Çünkü hiçbir çağ tufan olup ta Nuhsuz kalmaz. Firavunu olup ta Musasız kalmaz. Nemrut’u olup ta İbrahimsiz kalmaz. Çünkü gece ve gündüz var oldukça iman ve küfür de var olacak.


48-) Fekezzebuhüma fekânu minel mühlekiyn;

O ikisini yalanladılar; bu yüzden de yok edilenlerden oldular. (A.Hulusi)

048 - Bu suretle onları tekzip ettiler de helâk edilenlerden oldular. (Elmalı)


Fekezzebuhüma fekânu minel mühlekiyn ve sonuç böylece o ikisini yalanladılar bundan dolayı da helak edilenlerden oldular. Sonuç bu. Zaten kısaca Kur’an ın maksadı, hikayenin ayrıntılarını vermekten daha çok bu tip bir çizginin akıbetini vermek. Küfür çizgisinin tarihte ki akıbeti ne olmuş, onu ibreti alem olarak insanlığın nazarına sunmak.


49-) Ve lekad ateyna MuselKitabe leallehüm yehtedun;

Andolsun ki, (İsrailoğulları) hakikate ersinler diye Musa'ya hakikat BİLGİsini verdik. (A.Hulusi)

049 - Şanım hakkı için berikiler doğru yolu tutabilsinler diye Musâ’ya o kitabı da verdik. (Elmalı)


Ve lekad ateyna MuselKitabe leallehüm yehtedun burada adeta bir ilave bilgi, daha doğrusu bir bilginin yenilenmesi olarak ilk muhatabı olan Hz. peygambere bir şey daha hatırlatılıyor. Biz Musa’ya mesajı belki onlar doğru yolu bulurlar diye vermiştik. Yani mucizeler fayda vermediği gibi, ilahi vahiy de fayda vermedi.

Tabii eğer insanlar akıllarını kullanmıyorlar, eğer insanlar hakkı ve hakikati aramıyorlar, eğer insanlar varlık sancısını yaşamıyorlarsa neticede onlara ilahi mucizelerde, ilahi kelamda hiçbir şey söylemiyordu.


Devam ediyor B sayfasına geçiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder